İSLAM’A KAVUŞMA – 9

İSLAM’A KAVUŞMA – 9

Toleuzhan Galiyeva 8 Mart 2018 0 Yorum

İSLAM’A KAVUŞMA – 9

 

 

ALLAH, dağa göre kar,

Güle göre diken

Güce göre yük

İmana göre imtihan verirmiş…

 

Toleuzhan GALİYEVA

 

İmanla imtihan

 

     Gece boyunca kime ne söyleyeceğimi iyice düşündüm ve ertesi günü, yani sabah her zamanki gibi iş yerime gittim. Patron gelince gün boyunca yapılması gereken programları eline almadan önce hemen ona haber vermek üzere odasına izin isteyerek girdim. Ve…

 

“Ömer Bey, ben Türkiye’ye gidiyorum.” dedim.

    Şaşırdı.

  Hayırdır. Gezmeye mi?

  Gezmeye değil, Ömer bey, ben okumaya gidiyorum.

– Üniversite mi kazandın?

– Hayır.

– Peki, o zaman niye oraya gidiyorsun?

 

Türkiye’de İslam ilimleri ile ilgili eğitim almak istediğim konusunu açtım ve sonrası uzun uzun konuştuk. Bana, "Kime? Nereye? Nasıl gideceksin?" gibi merak ve şaşırma duygusuyla sorduğu soruların hiçbirine cevap veremedim. Çünkü gerçekten ben de nereye gideceğimi, kimlerle tanışacağımı, hangi okulda eğitim alacağımı bilmiyordum. Bildiğim ve inandığım tek şey, Allah beni bırakmaz, kötü veya yanlış yere yönlendirmez güvencesiydi. Allah’a olan bu güvenimin yanında, Türkiye’de tanıdığım sadece Kular arkadaşım vardı. Tek kişi olsa bile ona güveniyordum. Öyle güveniyordum ki Türkiye’de bana kötü bir şey olacağı endişesini taşımıyordum.

 

Öyle bir durum şimdi olursa eğer… Belki bin soru sormuş olurdum. Zaten hadis var biliyorsunuz: "Müslüman; elinden ve dilinden başkalarına zarar gelmeyen kimsedir." Ama o zaman böyle bir hadisin olduğunu nereden bilebilirdim. Dolayısıyla patron, benim yarım yamalak İslam’ı bildiğimi ve İslam konusunda çok eksiklerimin  olduğunu bildiği için yanlış ve batıl düşüncelere sahip insanlarla karşılaşabileceğimi düşünerek çok korkmuştu. Çünkü bizde gençlerin ruhu aç olduğundan dolayı kim ne derse ona uyar, onların anlattıklarını benimser ve onların yolunu takip ederek sonunda ya gerçek anlamda İslam’la tanışır, mutlu olur, yada İslam’ı kendi amaçları doğrultusunda istismar ederek, kendi uydurdukları dini anlatan insanlarla karşılaşarak, İslam diye başka şeyler öğrenir ve ilimden istifade edemez. Kafası İslam’la hiç uyuşmayan düşüncelerle dolar, istediği İslami bilgiyi elde edemez. Bu yüzden Ömer bey, benim Türkiye’ye gitmemden endişe etmişti. Ayrıca farkı tarikatlara kul olurum diye gitmemi istemedi. Tekrar düşünerek kararımı duymak istedi. Hatta kendisi, bana, her yaz bir haftalığına Türkiye’de tatil yapmam için beni Türkiye’ye göndereceğine söz verdi. Bu teklif aslında cazibeli gelir her insana. Türkiye’de tatil yapmak, Kazakistan’da pekçok insanın hayalidir. Türkiye’yi görmek, televizyonlarda seyrettiği Türkiye ile ilgili haberler, filmler herkesin merakını artırıyordu. Halk her gün televizyondan Muhteşem Yüzyıl’dan başlayıp Çilek Kokusu’na kadar izlediği dizi filmleri seyrederek Türkiye’ye hayran kalıyorlardı. Gerçeğini görmek isterlerdi. Özellikle Boğaz Köprüsü, Kız Kulesi, Galata Kulesi gibi dizilerde meşhur yerler Kazakistan’da ün yapmakta. İnsanın aklına "Deniz kenarında bir evim olsun da benden mutlu kimse olmaz." tarzındaki cümleler geliyor. Zaten Türkiye cennet gibi bir yer. Allah bilir daha TV’den nereleri gösteriyorlardı.

 

Ama ablamla kaldığımız evde ne televizyon ne bilgisayar ne de internet vardı. Cahil miydik? Köylü müydük? Ya da ihtiyaçları dışında kalan maaşları biriktirip anne babasına yardım etmek isteyen evlat mıydık?

 

Ömer Bey, kararımda bir değişiklik olmadan aynı şekilde Türkiye’de ilim öğrenmekte ısrarcı olduğumu görünce benden sadece bir şey talep etti. O talebi yerine getirirsem işten ayrılmama razı olacağını söyledi. Şimdi kendimi övüyormuşum gibi olmasın ama benden, bana benzer bir kız elaman bulmamı istedi. Açıkçası ben de şaşırdım. Ne açıdan, hangi yönden benzesin, isteğini bilmiyorum ki… Bu talep üzerine bütün arkadaşlarımı aklıma getirmeye başladım. Düşüne taşına kime söyleyecektim. Üniversitede beraber okuduğumuz, beraber takıldığımız arkadaşıma söyledim. Tam isabet, o sırada şansıma o da iş arıyordu. İsmi Nargiza. Onunla anlaştık. Nargiza halen (2017) KATIAD’ta çalışmakta. Şimdiki görevi ise derneğin muhasebe işlerini yönetmek.

Patronum çok ince düşünceliydi, endişe ediyordu. “Bu saftirik kız Türkiye’de Müslümanım diyen herkesi iyi bir insan olarak görür ve sonra pişman olur.” kanaatindeydi. “Bunun gözleri İslam ile kör olduğundan hiçbir şey düşünmez ve görmez.” diyerek, bana Türkiye’deki kardeşinin numarasını verdi. (Tabi sonrasında şimdiye kadar hiç aramaya ihtiyaç duymadım.) Bir şey olursa gece gündüz demeden  ona haber vermemi söyledi.

Allah işte. Biz bilmeyiz, Allah bilir. O her şeyi isteyenin gönlüne koyandır. Yolu açık edendir.

İlim öğrenme ile ilgili haberi çoğu kimseye anlatmadım ama duyan herkes "Sakın gitme, belki aldatırlar, oralarda ne olacak, kime ve nereye gideceğini bilmiyorsun.” gibi çeşitli korkutucu ifadelerde bulunuyorlardı. Lakin aklımdaki tek şey Allah ve ümidim İslam’ı, Kuran’ı öğrenmek olduğu için bu yorumlar umurumda bile değildi. Normal bir insan bu sözlerden sonra nereye gideceğini kontrol eder. Ben ise anormal birisiyim galiba. Ama bazen kör olmak işe yarıyormuş demek. İşin iyi yanı, hiçbir şey onların söylediği gibi çıkmadı. Kiminle tanışırsam, görüşürsem hepsi çok ama çok iyilerdi. Sözle anlatılmaz, anca yaşanır.

Nargiza görevini hızlı öğreniyordu. Akıllı bir kızdı. İşin vazifelerini göstererek zaman geçiyordu. Hayret. KATİAD’ta çalıştığım süreçte hiç gelmeyen iş teklifleri bu olaydan sonra art arda gelmeye başladı. Yüksek maaşlı iş teklifleri sanki beni bu davadan vazgeçirmek için gelmiş gibi oldu. Aslında bu bir imtihandı. Gerçekten bu davada istekli miyim? Samimi miyim? Yoksa Türkiye’yi görmek, gezmek ve tozmak mıydı amacım? Bu arada Türkiye’yi gezmek derken patronumun teklifleri arasında gezmek, görmek vardı zaten. Hedefim gezmek ise niye zamanı boşuna harcayayım ki, Ömer Bey’in dediği gibi hem Almatı’da iş yapar hem yazın tatile gitme teklifini kabul ederdim ve böylece iş biterdi, halledilirdi. Kârlı bir öneriydi. Hayır. Asla. Gezmek değildi hedefim. Sadece küçük bir şeydi isteğim. İlim öğreneceğim o kadar. Ama nereden bileyim, sonrasında sadece ilim öğrenmek gibi bir hedefin büyük hedeflere dönüşeceğini.

Allah işte. Biz bilmeyiz Allah bilir. O herşeyi isteyenin gönlüne koyandır. Yolu açık edendir.

Şeytanın askerleri saldırıya geçmişlerdi. Ordular halinde üzerime geliyorlardı. Derslerine iyi çalışmışlardı. Amaçladıkları maksattan hiç pes etmek istemediler. Ama ben de boş durmuyordum, dayanmaya ve güçlü olmaya çalışıyordum. Allah’a söz vermiştim. İslam dinini öğrenecektim ve yaşayacaktım. Dayanmak zor. Yüksek maaş almak herkesin hayalidir. Kim istemez ve sevmez parayı. Hele hele bizim gibi ülkelerde. Bizim gibi ülkelerde derken Rus sömürgesinden çıkan ülkelerin çoğunda demek istiyorum. Hepsinde düşük maaş. Başkanlar, bakanlar gibi devlet memurları hariç tabi.

Muhammed Hamidullah boşuna dememiş: “Ortaya bir prensip koymak kolaydır, ancak bunun hayata geçirilmesi oldukça zordur.” Yok ya. Teklif edilen bu paraların ne önemi var ki! Cennet bedava mı ki? Tabi burada manevi anlamı kastediyorum. Nefisle savaşmak kolay değilmiş. Bazen o kazanıyor bazen de ben. Nasıl dayanmışsam. Bocalamalar başlamadan, henüz aklım başımdayken, artık Kular’ın çabuk gelip beni götürmesini istiyordum. Yoksa bu vesveseler galip gelecek.

Eski hayata vedaya az kaldı. Çok az...

Sonuç olarak verdiğim son ve net karar: Ailemi, akraba ve arkadaşlarımı, çok sevdiğim işimi bile terk edip daha önce gitmediğim, görmediğim ülkeye, bilmediğim insanlara gitmeyi tercih ettim. Orada ne olacak, ne ile karşılaşacağım, ne yapacağım, kimlerle tanışacağım, bana bu teklifi yapanlar kimlerdi, hiç birini bilmiyordum.

Bir Allah’a tevekkül ettim ve O bana kâfidir. Mumtehine suresinin onuncu ayetinde belirtildiği gibi: “Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir.” Hayat imtihandır. Sabreden kazanandır. Bu dünya sıkıntıları gelir geçer. İnşallah.

Kular nihayet geldi. Evimde misafir ettim, oturduk, sohbet muhabbet ederken bana şöyle bir soru sordu: “Belki de gittiğimiz yerde aç kalabilirsin, parasız pulsuz bir durumda olabilirsin, kaldığımız yeri beğenmeyebilirsin, canın sıkılıp aileni özleyebilirsin, hatta döndüğünde bu alanda iş bulamayabilirsin, peki hala istekli misin ve bunların hepsine dayanmaya hazır mısın?” İçimden şöyle düşündüm: “Yine bu sorular, terbiyesiz şeytan resmen beni caydırmak istiyor.” Şeytana inat olarak her şeye razıyım, yeter ki ilim alayım. Hiçbir şeyin beni ilim öğrenmekten vazgeçiremeyeceğini, anne babam bile olsa hiç kimse beni bu yoldan alıkoymayacağını söyledim ve sarıldık.  

Ayrıca benim yolculuk öncesi bir adamla görüşmem gerektiğini söyledi. Görüşeceğim hoca Hayrettin Öztürk idi. Adını soyadını söyleyince Türk sandım. “Türk mü?” dedim “Hayır. Kazak, biz ona Kazakça Kairat Aga diyoruz.” dedi. Öyle, Kairat Aga ile görüşmeye gidince gerçekten Kazak olduğunun farkına vardım. Türkiye’de yaşamasına rağmen Kazakça gayet iyi konuşuyordu. Hayran kaldım. Niye diyorsunuz. Çünkü Kazakistan’da nice Kazaklar vardır ki kendi ana dili olan Kazak dilinde konuşamıyorlar, Rusçayı tercih ediyorlar. Bazıları da kasten Kazakça konuşmak istemezler. İnsanlar farklıdırlar. Hatta bazılarına göre Kazakça konuşursa sanki köylü gibi gelirdi. Tabi şehirde, Kuzey ve Doğu bölgelerde yaygın dil Rusça olunca durum böyleydi. Biz de Abay Kunanbayev’in -Çağdaş Kazak edebiyatının kurucusu- ünlü sözü vardır: "Diğer (yabancı) dillerin hepsini bil (öğren), öz (kendi) diline hürmet göster (onur duy)." Sorun yok Rusça bil, konuş, ama bir zahmet ana dilini de aynı şekilde bil. Bu yüzden Hayrettin Hoca’ya saygılarımı sunuyorum.

Daha sonraları öğrendiğim kadarıyla Hayrettin Hoca’nın ataları yıllar önce Kazakistan’dan Türkiye’ye göç etmişler. Hoca Türkiye’de İlahiyat Fakültesini bitirmiş. Başbakanlık Arşiv Genel Müdürlüğünde uzman olarak çalışmaya başlamış. Rusya’da komünizmin çöküşünden sonra bağımsızlıklarına kavuşan Orta Asya’daki Kazak, Türkmen, Tacik, Kırgız ve Özbeklerin yıllar içerisinde kaybettikleri İslami kimliklerini yeniden elde etmek için çalışmalar yapılıyordu.

Hayrettin Hoca’nın tam on beş sene kesintisiz Kazakistan’da İslami çalışmalarda bulunduğunu, pek çok insanın gönlüne İslam’ı yerleştirdiğini, Kazakça bir İslam ilmihali yazdığını, yetim, fakir, kimsesiz talebelerin elinden tuttuğunu daha sonraları öğrenecektim. Bir yandan da Türkiye’de tanışacağım Vahap Yaman Hoca ile temasa geçerek Kazakistan’dan Türkiye’ye öğrenciler göndererek onların İslamı öğrenmeleri için çalışan birisi olduğunu öğrenecektim.

Hayrettin Hoca da beni Türkiye’ye geldiğimde karşılayan ve halen de benim eğitimimle ilgilenen ve İslami kimliği elde etmem için destekleyen ve kendisinin de hocası olan Vahap Yaman Hoca’nın teşviki ile Türkiye’deki görevinden ayrılmış, atalarının memleketi Kazakistan’a dönmüş, İslami çalışmalara başlamış, Kazakistan’da pek çok talebe yetiştirmiş, çok değerli bir hocaydı. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.  2016 yılının başlarında rahmet-i rahmana kavuştu. Ancak bakın biz hala kendisinden hayırla bahsediyoruz. Yaptığı şeyleri aktarıyoruz. İslam’ı tebliğ etmedeki kararlılığını ve mücadelesini anlatıyoruz.

Hayrettin Hoca’yı ilk gördüğümde beni çok ciddi hatta sert karşıladı. Bize dışı irmik kaplı dondurma (dondurmalı irmik helvası) ısmarladı. Utancımdan hatta korkudan yavaş yiyordum. “Çabuk ye, dondurman eridi.” deyince hızlanmaya başlamıştım. Hayrettin Hoca biraz zaman geçince şakalaşmaya başladı ve baktım ki göründüğü gibi korkunç birisi değilmiş. Hocayı sevmiştim. Bana detaylı bir şekilde anlatmasa da biraz bilgiler verdi. Türk halkını anlattı. Bizim normal olarak gördüğümüz, basit saydığımız bazı şeylerin onlar için ayıp olabileceğini, kültür farkı olduğunu belirtti. Barınma, kurs, ders ve başka konularının, beni karşılayacak olan hocalar tarafından ayrıntılı olarak anlatılacağını söyledi ve ayrıldık.

Rüya ise kimse uyandırmasın. Lütfen!

Yolda giderken düşünüyorum, rüya gibi her şey. Şu an karşılaştığım ve bana anlatılan şeylere inanamıyordum. Rüya ise kimse uyandırmasın. Lütfen. Huzurumu bozmasın.  Pembe gözlük takmış gibi mutluyum ben böyle. Alhamdulillah.

Bu arada ben aileme gerçeği söylemedim. Daha doğrusu söyleyemedim. Çünkü beni anlamazlardı. Medyadan sayısızca terör örgütleri gösterilmektedir. Bunlardan ün yapan “Al-Qaeda”, “Taliban” gibilerinin yoluna gideceğimi sanacaklar ve korkacaklardı. Ancak kendim de zaten gideceğim yer hakkında hiç bilgim olmadığı için anlatamazdım. Onların anlamaları için zaman gerektiğini düşünerek söylemeye cesaret edemedim. O yüzden sadece üniversite bursunu kazandım haberiyle yetindim. Fakülteyi de uydurdum. Kendi alanımın devamı diyerek kurtuldum. Ailemin iyi tarafı mı diyeyim, kötü tarafı mı, yoksa bana olan güvenlerinin sonucu mu, benim söylediğimin gerçek olup olmadığına dair kontrol etme ihtiyacını asla duymadılar. Yani benim sözüme inanacaklar o kadar. Evde her hangi bir konuyu hiçbir zaman böyledir şöyledir deyip konuyu uzatmayız. Bir yere gitmek gerekirse “Baba, ben falan yere gidiyorum.” derim ve iş biter. Soru sorulmaz. Şimdi ise ne kadar yanlış bir durum diye düşünüyorum. İslam’da böyle bir şey yok, kızlar babalarına karşı öyle yapmaz. Artık öğrendik. Bu konu derin bir konudur. Her ne ise. İş yerimi hallettim, aileme de söyledim, her şey tamamdır.

Aslında size bir sırımı açayım. Bu yolculuk benim için sadece İslam öğrenmek için değildi. Bu yolculuk kendi hayatımı değiştirmekti. Kendi yolumu bulmaktı. Eski yaptığım günahlar, hatalar, yanlışlardan dönüp yeni bir hayata başlayıp düzelmekti. İsterdim ki geçmişteki olup bitenler silinsin. Kısacası eskiden ne varsa, ne yaşamışsam onu yok etmekti.

Nasıl mı? Her gün Allah’ı anarak kalbime huzur vermek, hip hop, R&B şarkılarını dinlemeyi bırakıp kulaklarımı Kur’an’la doldurmak, gözlerimi çeşitli gereksiz, bakmamamız gereken görüntülerden korumak için gözlerimi kitap okumakla meşgul etmek, ağzımı gıybet ve dedikodu yapmaktan uzaklaştırarak, namazlı niyazlı olanlardan olmaktı. Eski alışkanlıklarımı terk etme isteğimdi. Ülkemden gitme sebeplerden birisi de buydu.

Canım başörtüm. Hayalim. Aşkım başörtüm.

Diğer sebep ise başörtü konusudur. Canım başörtüm. Hayalim, aşkım başörtüm... Dediğim gibi bu gidişle eski ben ile geri dönüşte gelen ben aynı olmamalıydı. Hem iç, hem dış, hem manevi, hem ruhi, hem fiziki... Ne varsa hepsi değişecekti.

Yolculuğa hazırlıklar başladı… Valizimde nerdeyse hiçbir şey yok. Kıyafetlerimin hepsini alayım diyorum ama orada kapanacaksam bu kıyafetlere gerek kalmayacaktı. Orada kapanınca giyecek kıyafetlerimi alayım diyorum o da mevcut değil. Sadece namaz kıyafetim var. Bir de kalem defterlerim var. Ve bir de ben varım o kadar. Eşyalarımı hazırlama faslını bitirdiğimde Hayrettin Hoca aradı. Türkiye’ye bir emanet göndermek istemiş. Yükümün ağır olup olmadığını sordu. Yaklaşık altı ya da yedi kilo tutar deyince tamam dedi ve bir kızın daha bizimle geleceğini söyledi. Toplam olarak üç kız gidecektik. Kular, ben ve yeni arkadaş,  Meiramgül.

Sabah yola çıkacağız. Uçağımız altıda. Hayrettin Hoca geç kalmamamızı tembih etti. Gece üç gibi havaalanına gitmeliyiz. Ablam uğurlayacak beni. Uyumam lazım ama uyuyamıyorum. Geceleyin sanki gündüz gibi geldi, hiç ama hiç uykum yok. Alarm çaldı ve vakit geldi. Bu anda benim içimden neler geçtiğini, bu yolculuk ne amaçlı olduğunu, işin gerçeğini ablam bilseydi kalp krizi geçirirdi.

Eski ben ile yeni ben aynı olmamalıydı!

Gece olduğu için yanımızda arkadaşımız da vardı. Havaalanında ablamla vedalaştık. Sonra ikisi gitti. Beklerken Hayrettin Hoca’yı aradım. Yeni arkadaşla görüştük. Tanıştık. Uçağa bindik. İndiğimizde bizi karşılayan kimdi? Türkiye’ye ilk gelişimde neler hissettim? Gelir gelmez ezan ile ilgili yaşadığımız komik hatıramızın ne olduğunu bir sonraki sayfamızda yayınlayacağız, inşallah.

“İslam, hidayete ermeden önceki bütün günah ve suçları silip götürür. Ve böylece yeni bir hayat başlar.” diyen Muhammed Hamidullah’ın sözüyle bitiriyor ve sizi Allah’a emanet ediyorum.

 

 

 

                                                                                   Devamı bir sonraki sayımızda …

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder