İSLAM’A KAVUŞMA – 8

İSLAM’A KAVUŞMA – 8

Toleuzhan Galiyeva 8 Mart 2018 0 Yorum

İSLAM’A KAVUŞMA – 8

 

 

Yüce Allah buyuruyor: “Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da davetime icabet ve bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki, doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara: 186).

Allah, Kur'an'da kullarına şah damarından daha yakın olduğunu belirtiyor. Bu demek oluyor ki Allah, senin nefsinden sana daha yakındır. Kulu dua ettiğinde yüce Allah duyar ve samimi duayı kabul eder. Duanızda ısrarcı olun.

Benim ilerideki hayatımın değişmesine vesile olan “DUA” olduğu için bu sayıdaki yazıda yer alan ilk satırda dua ile ilgili ayeti yazmayı arzu ettim. Öyleyse tüm Müslümanlar, hem kendimiz hem de Peygamber Efendimizin ümmeti için duada bulunalım. Allah bizi doğru yola, hak olan yola iletsin. İnşallah. Amin.

 

 

Dualar göğe yükselince…

İş yerim KATİAD’ta iken dua ettiğim –ki şöyle dua etmiştim: Bir gün namazdayken Allaha dua ettim. Bu iş benim için hayırlıysa devam edeyim, değilse ayrılayım- günden sonra telefonuma Türkiye’den bir çağrı geldi. Baktım ve düşündüm: "Kimdir beni arayan?" Açıkçası şaşırdım. Çünkü Türkiye’yi aradığımızda her zaman ofis numarasından arıyorduk, kimse benim Kazakistan cep telefonu numaramı bilmezdi. Her ne ise. Telefonu açınca Kazakça selam verdi ve hâl hatıramı sordu. Sesinden kim olduğunu hâla çıkaramamıştım. Sonra "Ben, Kular." deyince çok sevindim.

Aslında biliyor musunuz, bu aramanın benim için ne kadar önemli olduğunu? O telefonun beni nerelere kadar götüreceğini ve nasıl durumlarla karşılaşacağımı, hayatımda nelerin değişeceğini bilmiyordum. O çağrı benim için çok kıymetli ve değerliydi. Çünkü benim hayatımı değiştirecekti. Benim için yeni kapılar açılacaktı. Bana en güzel eğitim teklifi sunulacaktı. Hayal ettiğim ve öğrenmek için yanıp tutuştuğum İslami eğitim teklif ediliyordu. Gelen telefon benim için hayır ve bereket, huzur ve mutluluk getiren çağrı idi. Benim İslamı öğrenip davaya hizmetim için açılan bir yoldu.

Kazakistan’da yirmi milyona yakın insan yaşıyor. Sonraları öğrenecektim ki Allah, içimdeki İslamı öğrenme ve yaşama tutkusundan dolayı beni ödüllendirecekti. Ben böyle düşünüyorum. Milyonlarca insan arasından beni seçip bu davaya davet eden Allah’a hamdolsun. Hem dünya hem ahretim için fazileti ve derecesi yüksek olan İslami ilimleri öğrenmeme fırsat verdiği için Allah’a şükürler olsun.

"Allah katında değerinin ne olduğunu bilmek istersen, seni nasıl bir işte bulundurup neyle meşgul ettiğine bak." derler.

İşte, beni bekleyen görev çok zordu ama görevlerin en güzeli idi. Öncülerden olmanın zahmeti çok ama mükafatı da o kadar değerli idi. Beni bu haberle sevindirmek için arayan Kular kardeşime halen de dua ediyorum. Rabbim onu ve tüm Müslümanları hak yoldan ayırmasın.

Kular arkadaşımla biz üniversitede son sınıftayken tanıştık. Onunla aynı üniversitede okuduk fakat farklı bölümlerdeydik. Ben Filoloji, Kular ise Kimya bölümünde okuyordu. Aslında üniversitemiz aynı olsa da okuduğumuz bina farklıydı. Yani ben onunla üniversitede hiç karşılaşmamıştım. Ancak kaldığımız yurtta tanışabilirdim. Öyle de oldu. Kular benim yurttaki oda arkadaşımın hemşehrisiydi.  

Son sınıftaydık. İki ya üç ay sonra diplomamızı alacaktık. Herkes geleceğine dair çeşitli planlar yapmaktaydı. Kular Türkiye’ye gideceği için Türkçe öğrenmek istemiş. Bu durumu öğrenen benim oda arkadaşım beni ona anlatmış. Öylece Kular odaya benimle tanışmaya geldi. Kapıyı açınca önümde kapalı bir kız gördüm. İşte o Kular idi. Onunla biraz sohbet ettikten sonra bana ücretli ders vermemi rica etti.  Ona sevine sevine yardım edeceğimi ama onun kimliğinden, duruşundan, yani başörtülü olduğundan dolayı ücret almayacağımı söyleyince gülümsedi. Zaten başörtülü kızların hepsini seviyordum. Çünkü başörtüsü takmak kendi hayalim idi.

Öylece Kular ile Türkçe derslerimize başladık. Ders sırasında birbirimizi yakından tanımaya çalıştık. O benim namaz kıldığımı, başörtüsü takamadığım için üzüldüğümü biliyordu. Ben de aynı şekilde Kular’ı tanımaya çalıştım. Kendisini anlatmaya başlayınca ağlamak istedim. Ama ağlamadım. Çünkü o kendisini anlatınca kendisine acınmasını istemediğini belirtti. Çok hırslı ve sert gibi gözüken ama kalben yumuşak bir kızdı. Yaşadığı hikayelerden dolayı böyle sert duruşu tercih ettiğini anladım. Eski hatıralarından olsa gerek diye düşündüm. “Yazık”, “zavallı” kelimelerini duymak istemediğindendir büyük ihtimalle.  Sadece Kular değil kimse istemez bu sözleri duymayı.

Kazakistan’daki ekonomik zorluklar nedeniyle, yani açlık sebebiyle Çin’e göç edenler vardı zamanında. Daha sonraları Kazakistan’ın durumu iyileşince Çin’e göç eden bazı Kazaklar vatana dönüş yapmışlardı. Doğru hatırlarsam Kular ve ailesi Çin göçmenlerindendir. Onlar üç kardeşler. Ablası ve abisi var. Çin’den göç ederek Güney Kazakistan’a yerleştikleri zaman her üçü de küçük yaşlarda idi. Taraz eyaletindeki Shu (Şu) köyünde evleri oldu. Fakat zor günler geçirdiler. Kular, göç ve ailesinin ekonomik durumu sebebiyle okula geç gitti. Bizimle beraber mezun olurken kendi akranları iki sene önce mezun olmuşlardı. Bir ayakkabıyı kardeşler arasında sırayla giyerek okula giderlermiş. Yırtılan ayakkabıyı babası diker, kullanmaya devam ederlermiş. Sadece ayakkabı değil. Okul için lazım olan çanta gibi ihtiyaçlarını da böyle gideriyorlarmış. Anne ve babalarına yardım edelim diye evin yanından geçen demir yollarından geçen tren istasyonda durunca, kardeşler koşarak trendeki yolculara çekirdek, bisküvi ve sakız gibi ufak tefek şeyleri satarak günlerini geçiriyorlarmış. Annesi ve babası tarlada pamuk toplayarak para kazanmışlar. O zamanlarda gerçekten göç eden Kazaklar için hayat zordu. Sadece göçmenler için değil genel olarak yerel Kazaklara da hayat kolay değildi...

Zaman geçiyor ve kardeşler büyüyor. Durumları düzeliyor. Abla ve abisi evlenip aile kuruyor. Kendisi ise üniversite kazanıyor. Kular çok çalışkan bir kız. Gerçekten zeki birisi. Kimya bölümünde sınıfında da başarılı öğrencilerin arasındaydı. Ayrıca Güney Kazakistan’dan olduğu için dine yakındı. Hatta başörtü takma konusunda ailesinden sıkıntı çekmemişti. İlk yazımda anlattığım gibi yaşanılan bölge çok önemli. Kular ile Türkçe derslerimiz çok uzun sürmedi ama Türklerle anlaşabilecek durumda idi. Onunla vedalaştık ve ondan sonra Kular’ı hiç görmedim.

Bu yazıda Kular kardeşime yer ayırmamın sebebi; onun bana vesile olması. Biliyorum, kalbime İslam sevgisini koyan, İslam’ı öğrenmem için yollar açan, önümdeki engelleri kaldıran, cumartesi balıklarını terk etmemi sağlayan, beni hiç tanımadığım Türkiye’ye gönderen Allah’tır, ama vesile olan Kular’dır.  Allah ondan razı olsun. Hayatımın sonuna kadar ona teşekkür ve duada bulunacağım inşallah.

Üniversiteden mezun olunca (2010 senesi) herkes kendi yoluna gitti. Ben KATİAD’ta çalışacaktım. Kular ise İstanbul’da İslami eğitim alacaktı. İşte böyle yolumuz ayrıldı.

Türkiye’den Gelen Işık...

Kular’ı görmeyeli, onunla konuşmayalı iki sene oldu. Telefonla görüşürken beraber geçirdiğimiz günleri andık. Hatta hatırlıyorum, ben mezuniyet törenine özel, açık saçık, kısa bir elbise almıştım. Bu elbiseyi giyeceğim diye hazırlanmıştım. Astağfirullah. Ama Kular ile çok vakit geçirince mezuniyet günü fikrimi 360 derece değiştirdim. Törene giderken Kular bana dolabından bir uzun etek ve uzun kollu bir gömlek verdi. Onu giyerek törene gittim. Herkes bana baktı ve şaşırdı. Çünkü tüm arkadaşlarım o kısa elbiseyi görmüşler ve beğenmişlerdi. Hatta bana çok yakıştığını söylemişlerdi. Grup arkadaşlarımla beraber mezuniyet törenine gidecek, oradan da mezuniyetimizi kutlamak için gezmeye gidecektik. Kısa elbiseyi giymediğim gibi, kutlamaya da gitmedim. Gideceğimiz yerde içki ve İslam’a uygun olmayan davranışlara rastlardım. Ama çok şükür mezuniyetimi Kular’la parkta dondurma yiyerek kutladım.

Telefonla konuşarak bütün bunları hatırladıktan sonra Kular bana bundan daha önemli bir şey söyledi. Dedi ki: " Kuran’ı okumayı ve anlamayı ister miydin?" Dünyanın en güzel teklifi idi benim için. Sonra bir anda dondum kaldım. Ne dediğini idrak etmeye çalıştım. Anlayınca gözlerimden kendiliğinden yaşlar akmaya başladı.  “Allah’ım ne çabuk icabet ettin duama. Bu kadar hızlı ve geciktirmeden cevap veriyorsun. Ya Rabb! Ol diyorsun oluveriyor. Ağlamaya haksız mıyım?”

            Arada biraz sessiz kalınca tekrar sordu. Ben hemen duyurayım diye sesli bir şekilde "Evet, evet, evet" diye bağırdım; "Tamam, sakin sakin, anladım." dedi ve güldü. Detayları Kazakistan’a gelince anlatacağını söyledi ve kapattı.

Ben ise büyük bir şaşkınlık içerisindeydim. Acaba rüya mı görüyordum. Ben İslamı öğrenmek, kapanmak, Müslümanca yaşamak istiyordum. Telefonda bana bu teklif ediliyordu. Hem de Türkiye’de!

Şaşkınlığımdam dolayı bir bilgisayara  bakıyorum, bir telefonuma bakıyorum. Rüya mı gerçek mi diye son aramaları kontrol ediyorum. Konuşma gerçekti. Kular’la konuşmuştum. Teklif ise çok arzu ettiğim şeydi. Hemen Allah’ı hatırladım. O’na yöneldim.  Allah’ım, ne çabuk duamı kabul ettin. Ya Rabb! Senin şanın pek yücedir.

Neye sevineceğimi neye ağlayacağımı bilmiyorum. O kadar mutluyum ki. Gerçek olduğuna bir türlü inanamıyorum. Nihayet Kuran’ı okumayı ve anlamayı öğreneceğim. Allah’ı daha yakın tanıma, Kuran’ı öğrenme ve başörtü takma gibi hayallerim gerçekleşecek inşallah diyerek Rabbime şükür edip ve gözyaşlarımı silerek işime devam ettim.

Kızaran gözlerimi görüp ağladığımı fark eden KATİAD’ın basın ve enformasyon bölüm müdürü Venera Hanım ağlamamın nedenini sorunca ona baştan sona kadar hepsini anlattım. İlk başta anlatmak istemedim ama sonra az önce aldığım haberi de içimde tutamadım. Birisiyle bu sevincimi paylaşmalıydım yoksa patlardım mutluluktan. Venera Hanım verdiğim habere pek karşı gelmedi, olumlu tepki gösterdi ama dikkatli olmam için tavsiyelerde bulundu. Kendisi Konya’da eğitim almıştı zamanında. Müslümanların hepsinin iyi niyetli olmadığını söyleyerek tembih etti. Hatta bir daha iyice düşünmemi söyledi, çünkü büyük bir risktir. Bilmediğim bir ülkeye ve tanımadığım kişilere gideceğim. Nasıl birileri karşına çıkacak bilmiyorsun diyerek yanımdan ayrıldı.

Bu arada benim kötü bir huyum var. Kendi kanaatlerimde, yani verdiğim kararlarda inatla durmak. Kim ne derse desin ben seçtiysem ve olumsuz bir şey görmediysem sonuna kadar varmaktır. Halen de bu huyumdan kurtulamadım. Yine de kafamdaki bir ümit: "Ne olursa olsun Allah'a tevekkül ettim, oraya beni gönderen Allah’tır. Allah beni asla bırakmaz." fikriyle ofisi kapattık ve çıktık.

Eve gelince ablam da Venera Hanım gibi bende olan değişikliği fark etti ve sorduğunda sadece yorgunluğumu söyleyebildim. Ailemin benim İslam’ı öğrenmeme nasıl karşılayacağını bilmiyordum. Şimdilik kimse bilmemektedir. Önceki namaz ve başörtü konusuna verdikleri tepkilerine göre hareket ederek şimdilik onlara söylememeye karar verdim. Bir şeyler uydurmam lazım ama tutması gereken bir yalan olmalıdır. Astağfurullah.

O zaman başka çarem yoktu. Gerçeği söylersem eğer, hakkı öğrenemeden hayata devam ederdim, sevdiğim güzel ve kârlı işimde çalışacaktım, bol bol para kazanacaktım. Ama ihtiyacı olanlarla paylaşmayı ve Allah Kuran’da buyurduğu gibi yetimlere, miskinlere, yolda kalanlara iyilikte bulunmayı ve yardım etmeyi öğrenemezdim. Ya da yalan söyleyerek İslam’ı öğrenecektim ve onlara bildiklerimi aktaracaktım. Teori olarak öğrendiklerimi pratiğe dökecektim. Onlara güzel örnek göstererek İslam’ı tanıtacaktım. Kendi kendime söylememe kararı alarak yalan söyledim.

Bildiğiniz üzere bizim gibi ülkelerde medyada gösterilen haberlere göre İslam korkunç ve uzak durulması gereken bir dindir.  Halk nezdinde Müslümanlar kötü bir imaja sahiptir. Uluslararası medyanın Müslümanları terörist gibi göstermeleri Kazakistan’da da etkisini gösteriyordu. Halkın gözünde sakal bırakanlar, siyah kıyafet giyip başörtü takanlar hep zalimler ve kötü insanlardır. Müslümanlar ellerine silah alarak günahsız insanları öldürmekteler. Ülkemde peçe takan bayanı hayatında görmemişler. Görseler, korkarlar.

Şimdi yine iyi, gençler yeniden coşarak dine gelmeye başlarken 2017’de Kazakistan Cumhurbaşkanı, - IŞİD’in yaptığı hareketlerden dolayı – yeni kanun getirdi. Siyah kıyafet giymek yasak. O yüzden çoğu kimse yanlış anlaşılırız diye sakal bırakmaz ve başörtü takmaz oldu. Halk arasında korku yayıldı. Kim hakiki Müslüman kim münafık bilemez olundu. Bir kısmı “Biz Arap değiliz ki öyle şekil edinelim.” diyorlar. Bir kısmı da hakkı bildikleri halde devletin yasaklarına uyarak takmıyorlar.

Kısmen, yani resmi bir yasak yok. Manevi yasak var. Bazı iş yerlerinde kapalı birisini almak istemez. Bütün bu ortaya çıkanlardan sonra bir de ben aileme anlatmaya çalışsam hayatta izin vermezlerdi. Halen de bilmemektedirler. Bu yüzden İslam’ı iyi bilmeyen hayatlarında uygulamayan birilerine dini uygulayacağım diye korkutmanın anlamı yok diye düşünüyorum. Çiçekli böcekli açık renkli başörtünü tak ki onlar İslam’ı sevsin, sıcak baksın, akıl – fikirleri değişsin.

Geceleyin yatıyorum ve derin derin nefes alarak düşünüyorum. Bu yolu isteyip dua eden benim, duamı kabul eden Allah. Şimdi ise sadece karar vermek lazım, ve hangi yolu tercih edeceğim? Anne babama hangi yalanı uydurdum? Allah’ın beni bu kararım için nasıl imtihan ettiğini derginin devamında öğreneceğiz inşallah.

"Allah bize yeter, O ne güzel vekildir." Al-i İmran suresinin 173. ayetiyle bitirerek assalyamu aleikum ua rahmatullahi ua barakatuh…

 

Devamı bir sonraki sayımızda … Ramazan bayramı mübarek olsun…

 

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder