İSLAM’A KAVUŞMA – 7

İSLAM’A KAVUŞMA – 7

Toleuzhan Galiyeva 8 Mart 2018 0 Yorum

İSLAM’A KAVUŞMA – 7

 

Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.  (Celaleddin-i Rumi)

 

 

Can kardeşim!

Evet, mezun oldum. Artık yurt baskıları arkada kaldı. Çalışıyordum. Özgürdüm. Tabi ki de çalıştığım için kiralık eve çıktım. Evde ablamla, (Kunsulu) yani öz kardeşimle beraber kalıyordum. Çok güzel günler geçirmiştik.

Biz iki kardeştik. Ablamla hem okuldan hem üniversiteden aynı senede mezun olduk. Benden bir yaş büyük. Kardeşim benim için her şeydi. Annemdi, babamdı, ablamdı, arkadaşımdı, sırdaşımdı. Aklınıza ne gelirse; her şeyimdi. Ama bunun değerini geç bildim. Nasıl? Hemen anlatıyorum.  Küçükken anne babam iş yerindeyken kendisi ufak olmasına rağmen ablalık yapıyor ve bana bakıyordu. Bana çok merhametliydi. Her konuda bana öncelik tanırdı. Bir şey kırdığımda ya da yanlış yaptığımda benim suçumu üstlenirdi. Ben bunların kıymetini o zamanlar bilmezdim. Anne babam çalışıyorken kendisi ev işlerini tek başına yapar, ben ise dışarıda komşu çocuklarla oynardım. Yardım etmezdim. Annemler işten gelir gelmez beni çağırır ve yıkar, ben ise hiçbir şey olmamış gibi karşılardım.

Ablam her zaman beni düşmemem için tutardı, ben ise rahattım. Çünkü bilirdim ki düşmeme izin vermeyecek. Her türlü acıya dayanır ve yanımda dururdu. Her zaman destekler ve yardıma gelirdi. Ayçiçeği tanelerini benim için temizlerdi; ben yerdim o ise mutlu olurdu. Oysa ablamın değerini bilecektim. Ablam, daima yanımda bulunuyordu. Musibetler ile karşılaştığım zaman ne pahasına olursa olsun yardıma koşardı.

Küçükken kıymetini bilmezdim; şimdi ise canım sıkılınca, içim bunalınca sesini duymak dertlerimi unutturuyor. Yanlış yaptığımda beni uyarıyor. Bazen dinler bazen dinlemezdim. Hata yaptığımda yüzüme söylerdi, ama sonrasında çevrede baskı olunca koruyordu. En kötü kardeş olsam da kendi kalbindeki sevgi sıcaklığını hissettiriyordu. Onun gözlerine bakmak yeterliydi. Gözlerinin derinlerinde sevgi vardı. Benim canım yansa acısını hisseder dayanamazdı. Hatırladığım kadarıyla küçükken elimi emiyordum. Annem alışmamam diye biber sürüyordu. Acıyı tadarak ağlıyordum. Annem elimi asla silmez, ablam ise dayanamaz silerdi. İnadımı bile severdi ablam.

Ne kadar egoist bir çocuktum. Subhanallah. Bununla birlikte kaprisliydim. Çok zor bir çocuktum. Ablam bana nasıl dayandı bilemiyorum. Belki sevdiğindendir. Evet, beni çok seviyordu. Lise son sınıfta bile benim yüzümden babamdan laf işitirdi. Bazen gece geç ya da sabah gelsem kendi uykusuna kıyar bana kapı açardı. Bazen de keyfinden değil beni merak ettiğinden, bir şey olmasın derdiyle uyuyamıyordu.

Annem bize bir şey aldığında "Bu ablana bu da sana." demesine rağmen ablam gelip bana seçtirirdi. Kendisi yemez bana verir, ikramda bulunur. Kendisi giymez bana hediye ederdi.

Ya Allah. Kendimi çok düşünürdüm. Gezer tozardım ama bu arada derslerim de iyi idi. Başarılı idim. Ablam ikinci sınıftayken biz birinci sınıfta deneysel sınıf idik. (Experimental class) Sonra ablamlar üçe geçince biz ikiyi atladık ve onlar gibi üçüncü sınıfa geçtik. Öylece aynı senede mezun olduk ve üniversite kazandık. Benim tüm arkadaşlarım Doğu Kazakistan’da üniversiteye başvuracaktı. Ben de onlarla birlikte istedim. Ama ablamın hayali Almatı’ya gitmekti. Fakat babam beraber gideceğimizi ve ona göre karar vermemizi söyledi. Ben Semey (Rusya sınırında bir şehir) diyordum. Ablam ise Almatı. Sonra düşünmeye başladım. Beni hep koruyan ablamı mı seçeceğim yoksa beraber takıldığım arkadaşlarımı mı? İnsanlar eğlenebildikleri ile arkadaş olurlar, anlatabildikleri ile dost, ağlayabildikleri ile kardeştirler.

Son derece insafsız da değilmişim. Çok şükür. Ablama Almatı deyince nasıl sevinçten ağladı. Can kardeşim seni yarı yolda hayallerinle bırakacak mıydım? Asla. Onun ağlaması Almatı’yı seçtiğim için değil, ablamı seçtiğim için. Yani ona verdiğim önem için. Onun değerinin farkına vardığım içindi.

Abla dediğin dört harftir. Ama ben onu yere göğe sığdıramıyorum. Almatı’ya gelince de bir birimizi koruyorduk, bakıyorduk ve destekliyorduk. Evde bir ekmeği paylaşıp yiyen, her işte birbirimize destek veren, beraber ağlayan ve gülen kardeş idik. Abla dediğin sadece söz olarak sayfada yazılan bir kelime olarak kalmayıp kalbimde atan bir sevgiyi kuşatan candır benim için. Kazandığım paradan ona harçlık verirdim. Fakat ablama verdiğim parayı yurttaki arkadaşları çalıyordu. Üzülüyordum. O üzülünce gözlerinden yaşlar düşünce kalbim parçalanıyordu. Küçükken ablasını hiç düşünmeyen kardeş büyünce onu üzenleri parçalar gibi oldu. Bilmiyorum, ama maalesef ablama hep aldatan arkadaşlar rastlıyordu. Belki ablamın arkadaşları seçmediğinden olabilir. Benim ise öyle değil. Benim arkadaşlarım sadık, güvenli, sahtekar değil ve düzgündüler. Bilmiyorum, arkadaş konusunda çok şanslıydım. Halen de öyle. Bütün arkadaşlarım altın gibi. Herkesin yeri ayrı. Ve hepsi benim için değerlidir.

Gelelim ana konumuza: Ben çalışıyor para kazanıyordum. Ablam yüksek lisans yapıyordu. Ben işten gelince evde her şey hazır. Yemeğimi yer, temiz kıyafetimi giyer uyurdum. Sabah erken kalkıp işe gidiyordum. İşimi çok seviyordum. O kadar seviyordum ki en erken gelen ben ve en geç çıkan ben idim. Zevkle çalışıyordum. Memnundum. Çalıştığım yer KATİAD. Ben çalışırken başkanı Zeki Pilge idi. Şimdi değişti. Şirket hakkında bilgileri internetten yazarak kolaylıkla bulabilirsiniz. Çünkü aktarılması gereken bilgiler bu sayfaları kapacak. Söyleyebileceğim şeyler şunlardır: İbadet konusunda rahattım. Yasak yoktu. Ama patron çok sertti. Özer Oral, eşi Kazak’tı. İnsan olarak çok cömert ve yumuşak. Patron olarak çok zor geldi bana. Öyle ki o geldiğinde korkudan kalbim dışarı çıkacak gibi oluyordu. Kalbimin çarpma sesi kulağıma kadar geliyordu. İş yerinde patrondan çok şeyler öğrendim. Sert olması aslında iyi idi. Ama yine de bir sene boyunca dayanmaya çalıştım ama bir gün namazdayken Allah’a dua ettim. “Bu iş benim için hayırlıysa devam edeyim, değilse ayrılayım. Başka iş bulayım. Ama bu patronla aynı yerde çalışamam. Başka işe girsin.” der demez patron işten ayrıldı. Çok üzüldüm. Benim yüzümden işten çıkmış oldu.  Allah duamı kabul etti. Mutluyum ama adam işsiz kaldı. Sonra Basın ve Enformasyon Bölümü’nde (Department of Printing and Information) çalışan müdüre sorduğumda kalbimden taş düşmüş gibi oldu. Meğerse patronumuz daha iyi bir işe girmiş. Bu arada KATİAD’ın senede iki kere yayınlanan dergisi vardı. Orada da yazı yazıyordum. Yazı derken ilginç materialler (dünyanın 10 ilginç durakları gibi vs)…

Böylece iş yerimde devam etmekteydim ve heyecanlanıyordum. Nasıl bir patron gelecek diye merak ediyordum. Büyük bir merak içerisindeydim. Alhamdulillah. Patronumuz (Ömer Yalçınkaya) iyi idi. Eşi Rus idi. Onunla çok iyi anlaşıyorduk. Şimdi işimi tam seviyordum. Aramız hep barışta. Saygıyla ve sevgiyle görevimizi yapıyorduk. Güzel bir işim var, evde ablam yanımda. Mutluyum. Ama yine bir şey eksik…

Namazımı kılıyorum. Sorun yok. Bırakmadım. Allah korusun. Kaldığım ev kiralıktı. Ve ev sahibimiz Dungan uyruklu idi. Ona namazın önemini ve namaz kılmayı öğrettim. Komşumuz Özbek idi. Dul bir kadın. İki oğlu var. İkisi de terbiyeli idiler. Bize karşı çok saygılıydılar. Komşu Özbek ablayı da namaza alıştırdım. Ve sabahları evlerine gider pencereden seslenir kapıyı çalar uyandırırdım. Onlar abdest alana kadar sünneti kılardım. Sonra onların sünneti kılması için beklerken sabah namazını sesli kılacağımız için, ayrıca rezil olmamak için namazda okuyacağım sureleri tekrarlıyordum. Ve cemaat yapardık. Tabi imamları bendim. Nasıl korkmadan imamlık yaptıysam! Yurttaki kızlar sağ olsun. Beni cemaate imam olmaya alıştırmışlardı. Bitince mutlaka sarılır Allah kabul etsin der, güler yüzle ayrılırdık. Evli evine köylü köyüne giderdi. Pazar günleri işim yokken avluda herkes işlerini yapardı. Kimisi çamaşır yıkar kimisi halı temizler. Ben de onlar iş yaparken İslam’dan azar azar bilgi verirdim. Ne biliyorsam paylaşırdım. Sonra onlara Namaz Nasıl Kılınır kitabını verdim. Hatta ilk başta kolay olsun diye namazda okunacak sure ve duaları A4 kağıtta elimle yazdım ve alışana kadar seccade üzerine koyarak okusun istedim. Namaza başladılar çok şükür. Hafta içi iş yerimde olduğum için sabah namazları hariç tek başlarına kılarlardı. Sabahları mutlaka uyandırır ve cemaate çağırırdım. Namazı bizim evde kılardık. Ev dediğimiz bir oda. Bir oda hem salon hem mutfak hem de yatak odası. Kaldığımız oda çok küçük. Ama her şarta rağmen mutluyduk ablamla. Lüks olmasa da o evde huzurluyduk. Mutluyum. Ama yine de bir şey eksik. Ne eksik? Nedir sizce? Kur’an’dır. Ya Allah! Doğru yolu göster.

Günlerden bir gün iş yerimde iken bir an bilgisayara bakarak dona kaldım. Aigerim ve diğer kapalı ve namaz kılan arkadaşlar evlendi gitti. Habersiz. İrtibatta değiliz. Ben ise tek başıma burada imanımla çabalıyorum. Çok zor. Oturdum bilgisayar karşısında ve elimi açarak şöyle dua ettim. "Ya Rabbim. Hep senin yolunda olmayı, senin hakkında doğru olan ilmi öğrenmeyi ve en önemlisi Kur’an okumayı, öğrenmeyi nasip et, amin!" dedim ve ağladım. Çünkü internetten Fatiha suresini Kirilce yazılı şeklini açar ve Kuran üzerinden Arapça okumayı bilmesem de özenerek sanki biliyormuşçasına okuyordum. Çok komikti. Fareyi ayet üzerine geçirerek söylerken yürütüyordum. Aradan yaklaşık üç gün geçti. İş yerindeyken beni +90’la başlayan bir numara arıyordu. Türkiye’den gelen arama olduğunu biliyordum. Çünkü Türklerle iş yaptığımız için Türkiye’yi sık arıyorduk.

 

Kimdi beni arayan? Arayan kişiyle ne konuda konuştuk? Beni ağlatan ve şaşırtan ne idi? Sabırla bir sonraki sayıyı bekleyerek öğrenebilirsiniz. Hepinizi Allah’a emanet eder ve berekete dolu bir ay dilerim.

 

 

Devamı bir sonraki sayımızda … Görüşmek üzere…

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder