İSLAM’A KAVUŞMA – 6

İSLAM’A KAVUŞMA – 6

Toleuzhan Galiyeva 8 Mart 2018 0 Yorum

 

 

 

Hz. Osman’nın (ra.) dediği gibi: "Bir zorlukla karşılaştığında sabret, çünkü hiçbir güçlük yoktur ki arkasından kolaylık gelmesin."

Hayatta yaşadığımız her zorluğun ve her çektiğimiz acının sonunda inşallah bizi mutlu edecek bir sevinç, mükâfat ve ümit vardır. Zorluğun seviyesi ne olursa olsun, her zorluğa dayanılabilir, aşılabilir. Hayat kaldığı yerden devam edecektir. Çünkü üniversiteden mezun olmak, iş bulmak, aile kurmak, çocukları yetiştirmek gibi zorluklarla karşılaşsak da bunlar kendince hayata birer süs ekler.

Bu yazıda size İslam’ı seçtiğimiz için az da olsa toplum tarafından bize çıkartılan zorluklardan bahsedeceğim. Başlayayım o zaman!

 

Zorluklarla yıldızlara kadar!

Almatı’da üniversitede ve yurtta Müslüman gençlerin sayısı çoğalmaya başladı. Namaz kılmayanlar tövbe ederek namaz kılmaya, namaz kılıp başörtü takmayanlar ise örtünmeye başladı ve sayımız gittikçe çoğalıyordu. Çoğalmamız ise etrafı rahatsız etmeye başladı, neredeyse bizden korkuyorlardı. Endişeye kapıldılar. Çare olarak kendilerince bizi korkutmak amaçlı uyarılar yaptılar. Yani, "Üniversiteden atacağız, yurttan çıkaracağız!" gibi tehditler gelmekteydi. Bildiğim kadarıyla devlet memurları hariç diğer kadınların yasal olarak kapanmasına engel olacak bir yasa yoktu ama kendilerine göre örtü yasağını uyguluyorlardı.

Normal bir Müslümanın namaz kılabilmesi için müsait yerler yoktu. Yani AVM’lerde, okullarda, devlet dairelerinde, hatta şehrin pek çok yerinde namaz kılmak için mescit yoktu. Kenarda köşede namaz kılmak yasaktı. Yani istediğimiz her yerde kılamazdık. Bu belki namaz kılmaya ihtiyaç duyan Müslümanların sayısının yeterli olmadığındandır. Ama şimdi namaz kılanlar çoğaldı, peki hala niye namaz kılmaya uygun yerler yok, onu bilemiyorum.    

Ben lisans okurken üniversitede mescit yoktu. Yani sadece bizim okulda değil. Bütün üniversitelerde bulunmuyordu. Derste iken boş amfiler bularak kimse bizi görmeden namazımızı eda edelim diye heyecanlanıyorduk. Vakit kısıtlı olmasına rağmen sünnetleri de kılıyorduk. Yeni namaz kılmaya başladığımız için olsa gerek bizim için sünnetleri terk etmek neredeyse farzı terk etmekle aynıydı. Çok dikkat ederdik. Bazen namaz kılarken yakalanıyorduk. Bizi tanımayan hocalar sorular sormaya başlayınca hemen o amfiden fırlıyorduk. Çünkü isimlerimizi alırsa okuldan atılma ihtimalimiz vardı. O yüzden her birimiz bir yerlere kaçıyorduk. Gençler gittikçe İslam’ı merak etmeye başlamışlardı. Dini öğrenmek istiyorlardı. Cami hep gençlerle dolmaya başlamıştı. Hatta imamlarımız da gençlerden oluşmaktaydı. Onlar bizi iyi anlıyorlardı. Bizimle ilgileniyorlardı.

İlk senede yurtta görev yapan müdür veya görevliler bize o kadar sert davranmıyordu. Ama ikinci sene bayan görevliler olsun, müdür olsun bizi görünce bağırıp çağırmaya başlamıştı. Bizi görünce moralleri bozuluyor, canları sıkılıyor, sinirleniyorlardı. Pazar günlerini kendisine bayram ilan ederek içki içiyordu. O gün gözüne görünmemeye çalışıyorduk. Çünkü sarhoş iken yurttan bizi çıkarabilirdi. İşin kötüsü ona birşey diyemiyorduk. Kime söyleyecektik ki. Kendimizi savunacak, derdimizi anlatacak alternatif kişiler yoktu. Söylesek de “Namaz kılmayın!” teklifini sunuyorlardı. Yurtta ilk senede, yani geçen senede sadece Aigerim kapalıyken bu sene kapalıların sayısı ona çıktı. Aynı şekilde geçen sene kimse namaz kılmazken bu sene namaz kılanların sayısı ise yirmiyi aştı, alhamdulillah sayımız artıyordu.

Kapalı kızların sayısı artınca, erkeklerin banyoya girmeleri sıkıntı olmaya başladı. Çünkü kızlarla rahat abdest alabilmek için topluca giriyorduk. Bu sefer onların dışarıda beklemeleri ve sırada durmaları yurt müdürünü kızdırmaya başladı. Erkekleri seviyordu. Bazı erkek öğrenciler anlayışlı oluyordu. Aralarında namaz kılanlar bile vardı. Hatta namaz kılan erkekler, bizim yurttan kapalı ve namaz kılan kızlarla evlenmişlerdi. Kızların erken evlenmelerinin bir sebebi ise örtündükleri için ailelerinin sıkıntı çıkarmasıydı. Aileler, kızlarının başörtülerini çıkartmalarını istiyordu. Hatta başlarını açmazlarsa evlatlıktan reddedeceklerini söyleyenler bile vardı. Başını kapatan bir kız, sıkıntı çıkaran ailesinin baskılarından kurtulabilmek için evleniyordu.

Namaz kılan erkekler bizim gözümüzde kahramandı. Çünkü onlar kapalı kardeşimizle evlenerek himayelerine alıyorlardı. Bizler abdest alırken namaz kılan erkek öğrenciler bizim çıkmamızı sessizce bekliyorlardı, hiç tepki vermiyorladı. Sadece aceleleri var ise kapıya vuruyorlardı, çabuk olmamızı istiyorlardı. Bazen dersten geç gelirdik ve banyo kalabalık olurdu. Namaz vaktini kaçırmamak için abdesti odada kavanozlara su doldurarak aldığımız zamanlar oluyordu.

Yurt müdürü bize "Tuvalete şişeyle girmeniz yasak." diyordu. Yani taharet yapamazsınız. Neymiş? Her etrafı aldığımız taharet suyuyla pisletiyormuşuz. Temiz tutmalıymışız. Sanki biz düzgün almıyoruz. O kadar dikkat ediyorduk ki şişedeki suyu düzgün bir şekilde kullanıyorduk. Müdür, "Eğer görürsem ceza veririm." diyordu. Bizi yurdun tavanı, tuvaletleri ve depolarını temizleyeceğimizle tehdit ediyordu. Kendisi ve görevlendirdiği kişiler bizi sürekli takip ediyordu. Bize kötü ve casus kızlar muamelesi yapıyorlardı. Bildiğiniz takipte idik. Tabi ki ne kadar dikkat etsek de ister istemez görüyorlardı. Ve biz hep ceza alırdık. Ne için? Taharet aldık diye.

    Bu arada şişe taşıyoruz yanımızda. Evet, bildiğiniz su şişesi. Şaşırmanız gayet normal, ama bizde abdest alabilmemiz için, taharetlenmek için lavaboda musluk yoktu. Her yerde şişe taşımak zorundaydık. Çantamızda olmazsa olmazlarımızdan biri şişeydi.

Namaz kılan arkadaşlarla ceza aldığımız zamanlar, yani çoğu zamanlar da diyebilirim, temizliğe gece saat 12’den sonra başlardık. İşleri paylaşıyorduk. Kimisi tuvalet kimisi koridor kimisi banyo temizleyerek hep birlikte bitirirdik. Yasaklar bununla bitmek bilmiyordu. Banyoda ayaklarını klozete çıkarmama yasağı çıktı. Müdür, bizi görünce kendinden geçiyor, adeta çıldırıyordu. Resmen bizden nefret ediyordu. Hep korkutuyordu "Yurttan çıkartırım sesiniz çıkmasın namaz kılarken." diye daha neler neler. Biz de ses çıkarmıyorduk. Eğer okuldan veya yurttan atarsa anne babamıza ne diyecektik.

Zaten ailelerimiz seçtiğimiz yoldan memnun değillerdi. Bu konuda bizi destekleyen yoktu. Kendimizi savunacak, durumumuzu anlatacak ne bir kimse, ne bir makam bulamıyorduk. Yurtta yaşanılan problemlerden biri de bizim için en önemli olan gusül almaktı. Çünkü banyo günü ve saati istediğin gibi olmuyor. Ve belirli günü saati beklemeye mecburduk. Banyo sırası bir gün erkeklerin bir gün kızlarındı. Hatırladığım kadarıyla saat olarak beşten sonra banyo sırası geliyordu. Çok zorlanıyorduk. Bizim için temizlenmek bile başlı başına sorundu. Bilmiyorum o zaman her şeye katlanıyorduk. Dayanıyorduk. Sabrediyorduk. Şimdi olsam belki isyan eder miydim? Hakkımı arar mıydım bilmiyorum. Ama zor olacaktı o kesin.  

Hak konularını açarsam bitmez olur sayfalar. Bu kadar bilmeniz bence yeterlidir. Bu yazdıklarımdan sonra Kazakistan’a gelmek istmeyebilirsiniz, ama gelmenizi tavsiye ederim. Hadiste belirtildiği gibi, "Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar." Kardeşin zor durumdaysa burada rahat yaşamanın ne faydası var? Ben mutluyum diyebilmek olur mu? Tabi, bir taraftan abartılacak kadar korkunç değil, sadece zorluluklar var. O kadar. Hadi görelim bakalım, kim cesur?

Bir süre sonra annemi arayıp "Namaz kılmaya başladım." haberini vermem gerekiyordu. Aradım ve onu özlediğimi söyleyerek söyleyeceğim konuya hazırlıyordum. Sonra, "Anne ben namaza başladım." dedim. Bir an sessiz kaldı. Hiç konuşmadı. Tekrar ikna etmek için, iyi olacağımı, derslerimi aksatmayacağımı, kötü alışkanlıklarımdan uzaklaştığımı hepsini hatırlatarak "Tamam" cevabı almak için nerdeyse yalvardım. Nihayet onayını alınca dünyanın en mutlu kızı ben idim. O kadar mutluydum ki odaya her gelene sarılıyordum, öpüyordum. Allah’ıma şükürler olsun.

Bu yıl ikinci sınıf bittikten sonra yazın eve gittiğimde başörtü konusunu açacağım, inşallah. Her ne kadar hemen kapanmak istesem de olmadı. Çünkü ailemi İslam’dan soğutmamalıydım. Yavaş yavaş olsa da artık yapacak bir şey yok. Ben hemen örtünemedim ama bizim odada yeni başörtü takan arkadaşlar vardı. Ne güzel. Onlara bakarak ben mutlu oluyordum. Onlar ağladığında beraber ağlıyorduk. Beraber seviniyor, beraber üzülüyorduk. Her şeyimiz ortaktı. İlerde her şey güzel olacak diyorduk ama hepimiz biliyorduk zor olacağını. Bu konuda birbirimizi iyi anlıyorduk.

Bazı arkadaşlarım başörtü takınca yakınları gelerek dışarıda onları rezil ediyodu. Kızının başından örtüyü çıkartarak onu ağlatarak saçından sürükleyen babaları gördük. Anne babasının Hristiyan olmasından dolayı İslam’ı kabul etmesine engel olunan arkadaşlarım vardı. Çok baskı görüyorlardı. Evlerinden atılıyorlardı. Para vermiyorlardı.  Ama kızlar yine de direniyor, İslam’ı seçiyor ve sokakta kalmayı göze alıyorlardı. Bizler, fırsat bulunca bu kardeşlerimizi yurda gizlice sokardık ve bizlere derdini anlatırlardı, kendisilerine destek oluduk. Ailesi arasında Budist dinine mensup olan arkadaşlarımız da bulunuyordu. Aynı çatı altında yaşayan aile bireylerinin farklı dinlere sahip olduklarını görüyorduk. Biliyorduk. Tanıyorduk. Anlıyorduk.

Bir arkadaşımın babası kızın başörtüsünü çıkaracağım derken sert bir şekilde çektiği an boynunu iğne çizmişti. Çizik hafif kalır, resmen kesmişti. Kan akmasına rağmen babasının kalbi yumuşamamış, kızına soğuk bakmıştı.

Odadaki bir arkadaşım kapandığından dolayı anne babası onu tehdit ediyordu. Korkutuyordu. “Çıkarmazsan geleceğiz rezil edeceğiz, kendi ellerimizle seni bıçaklayacağız, geberteceğiz” gibi korkunç hikayeler var. Zavallı kızcağız ağlıyordu. Alhamdulillah o arkadaş hemen evlendi. Bu bana İnşirah suresinin beşinci ayet mealini hatırlatıyor: "Muhakkak ki zorlukla beraber bir kolaylık da vardır." Evet, kapalı arkadaşım evlendi gitti. Kurtulanlardan oldu.

Ben de bunları görüp duyunca, "Acaba benimkiler ne yapardı? Ne tepki verirlerdi? Ne derlerdi?" merakındaydım. İnşallah arkadaşlarımın her çektiği zorlukların karşılığında Allah tarafından bir mükâfat vardır. Ama şimdilik benim annemler için bu örtü haberi henüz erkendi. İçim yanıyordu. Başörtü takmayı çok istiyordum. Ama takamıyordum. Bizim kızlara bakıp özeniyorum, başörtüsü takarak aynanın karşısına geçiyor ve saatlerce kendime bakıyordum. Başörtü takamadığım için geceleri yatağın içinde sessizce uzun süre ağlıyordum. Başörtüsü takmanın lezzetine varamadığım için gözyaşlarım dinmiyordu. Başörtü benim büyük hayalimdi. Ama bir gün bu lezzeti tadacağımı biliyordum ve kendi kendime “Üzülme! İnşaallah bir gün gelecek, başörtü takacağım ve dünyadaki en mutlu kişi ben olacağım.” diyordum.

Kazakistan’da kapalı olanlar mutlaka birbirlerine selam verirler. Uzak mesafe olsa da kafalarını eğerek selam verdiklerini belirtirlerdi. Bu selamlaşma çok güzeldi. İnsanlar birbirlerini tanısada tanımasa da selam verirlerdi. Kapalı olmak insanların kardeş olmalarının bir işaretiydi. Öyle biliniyor ve tanınıyordu. Tanımasan da bilmesen de hiç konuşmasan da kapalı olan kız senin en yakın dostun, en sıcak ve en güvenli kardeşindir. Kazakistan’da başörtülü olmak bambaşka bir duygu ve güç birliği veriyordu kızlara. Moda yoktu o zaman. Örtünecek bir kumaş bulsa tamamdır. Rengi eteğe uyuyor mu, yoksa çiçekli olsa daha mı güzel durur anlayışı yoktu. Ne varsa onu giyiyorlar.

Şimdi epey değişiklikler oldu. Kızlarımız çanta, ayakkabı ve başörtülerinin aynı renkte olmasına dikkat eder hale geldiler. Üzerindeki elbiseyle uyumlu olmasına dikkat ediyorlar. Tabi bunlara dikkat etmek çok güzel. Amaç; etrafındakileri korkutmak değil onlara İslam’ı sevdirmektir. İslam’a ısındırmaktır kalplerini. Ama abartmayacak şekilde yapmak gerekir. Bazıları aşırıya gidince hoş olmuyor. Fitneye sebep oluyor. O yüzden her güzelliğin bir sınırı vardır diye düşünüyorum.

Ben neden hala düzgün İslami konuları bilmiyorum onun sebebini söyleyeyim. Öncelikle derslerim vardı. Onun dışında hatırlarsanız bir sürü işte çalıştığımı yazmıştım. Bundan dolayı İslami bilgiler eksikti bende. Bir keresinde kapalı arkadaşlar dışarıdan mutlu döndüler. Baktım çantalarından bir kitap çıkardılar. Kitabın ismini sorunca Sahih al Buhari diye öptü. Sordum içinde ne var diye. Dediler ki Peygamber Efendimiz’in sözleri. Aldım ben de öptüm. Çok sevinmiştik. Kim verdi bedava mı bize de vermezler mi derken bir Müslüman adamın sadece kapalı olanlara verdiğini öğrendim. Ama istediğin zaman bizden alıp okuyabilirsin dediler. Öylece Buhari kitabıyla tanıştım. Odada tek bir Kur’an vardı. Anlatmış mıydım bilmiyorum. Kimsede yok. Fiyatı da yüksekti. Hediye olarak verilmesi için çok pahalıydı. O zaman kendime söz vermiştim. Zengin olursam eğer ya da fırsat bulursam ilk yapacağım iş eve, akrabalara, yakın arkadaşlara kim varsa hepsinin evinde Kuran olsun diye hediye edeceğim. İnşallah.

       Sene bitti. Ve ben yine trenle eve gidiyorum. Bu sefer annemle konuşacağım konu "Başörtü" olacak. Belki fark etmişsinizdir. Babamla demiyorum. Hep annemle. Çünkü babama ne dersem kabul edeceği için evde annem biraz tavır koyabilir diye babam, "Annene sor" diyerek beni hep anneme yönlendiriyordu.

Hiç heveslenmeyin, uzatmadan cevabı şimdi veriyorum. Kapanmama izin vermedi. Hatta annem ağladı, "Namaz gibi yapma. Biz burada izin vermeden kendin orada başladın. Böyle bir şey olursa…" diye başladı sonrası kötüydü. Üzülerek dönüyorum Almatı’ya. Okul başlayınca kızlara kötü haberim vardı. Başörtü takamayacaktım.

        Bu arada hem yurtta hem üniversitede bayağı değişikler vardı. Ama yine rüşvetle yurtta kalacaktık. Bazı kapalı arkadaşlar rüşvet vermesine rağmen yurda kabul edilmemişti. Bu sebeple mecburen örtülerini çıkaranlar vardı. Hatta üniversiteden atılanlar olunca, yurdun koşullarını kabul etmeye mecbur olmuşlardı. Ama nasıl ağladılar! Çaresizlerdi. Onlara yardım edecek büyüklerden kimseleri yoktu. Onları koruyacak Müslüman kimse yoktu. Tek biz vardık. Kendimiz tehlikedeyken nasıl yardım edebilirdik? Gücümüz de yetmezdi ki. Ellerimizden gelen tek bir şey dua etmekle teselli etmekti. Bundan başka hiçbir şey yapamadığımız için hepimiz ağlıyorduk. Devlet bize karşıyken hakkımızı arayamazdık. Arasak da başaramazdık. Şimdi de öyle. Hiç değişmedi.

Bazıları, "Yurt için başörtümü çıkaracak değilim." diye her gün kilometrelerce uzaktan trenle evlerinden okula geliyordu. İnanabiliyor musunuz? Trenle her gün git gel. Kendi köyünden. Masraflar var. Yorgunluk var. Zaman kaybı var. Maddi manevi zorluklar var. Kim bunları tazminat edecek. Cevap vereyim: Tek bir Allah! Arkadaşım tek ümitle yapıyordu bu işi. Allah’ın rızasını kazanabileyim diye her zorluğa katlanıyordu. Evde anne babası “Niye trenle gidip geliyorsun?” diye sorunca “Yurtta yer kalmadı” cevabı vermek arkadaşıma ne kadar zor geliyordu.

Zaman hızla uçup gidiyordu. Şu bu derken okul bitti. Mezun olduk. Herkes işe girdi. Yine rüşvetle sağ olsun. Tövbe estağfurullah.

     Ben de Kazakistan ve Türkiye İşadamları Derneği’nde işe başladım. Bu arada ben rüşvet vermeden işe girdim. Çok şükür.

      Peki ben kızlardan ayrılırken durumum ne hale düştü? İş yerimde namaza engel oldular mı? Neden patron işten ayrıldı? Kim sebep oldu? Tüm detayları bir sonraki Genç Öncüler dergisinin sayfalarında okuyabilirsiniz.    Selam ve dua ile…

 

 

 

 

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder