İSLAM’A KAVUŞMA – 14

Toleuzhan Galiyeva 8 Mart 2018 0 Yorum

İSLAM’A KAVUŞMA – 14

Toleuzhan Galiyeva

 

 

Yanımda ailem yok. Tek başıma sessiz bir gemiye binerek gurbet yolculuğuna çıktım. Ufuk çizgisinde gemi kayboldu. Denizin coşan dalgaları ve hafif esen rüzgâr gemiyi başka dünyalara götürdü. Limana yanaşmaktayım. Gökyüzündeki beyaz pamuk bulutlar, deniz kenarındaki toprak kokusu ve cıvıl cıvıl gelen martı sesleri yeni bir dünya kapısını açmış gibiydi. Biliyordum hayatım değişecekti. İslam geldi kalbime. Ama önümdeki engellere karşı nasıl dik duracağım bilemiyorum. Celaleddin Rumi’nin bir sözü var: “Mum olmak kolay değildir. Işık saçmak için önce yanmak gerekir.” Öyleyse zorluklara sonuna kadar dayanacağım. İslam, İbrahim’in  (a.s.) ateşine su taşıyan karınca çabası ve gayretiyle kazanılacaktır. İnşallah.

 

 

Zararın neresinden dönersen kârdır.

Evet. Yıllardan 2013! Günler geçiyor. Geçtikçe kendimde olan değişmeleri fark etmeye başladım. Kulaklarım "Hip Hop", "R&B" dinler iken şimdi ise Kuran-ı Kerim dinlemektedir. Göz, ağız, el, kol ve ayaklarım ibadet ederek haramdan sakınmakta, kıyafetim ise düzgün bir şekle, Allah’ın hanımlardan istediği tarza uygun hale gelmekte. Çevrem namaz kılan, dini bir hayat tarzı olarak kabul edip ona uygun yaşayan arkadaşlardan oluşmakta ve değişmemle birlikte ben de onların arasında kendime yer buluyordum. Etrafımda İslam dinini teslimiyet şuuru ile benimsemişlerin sayısıyla çoğalmaktadır. Böylece bazı kötü huylarım kalsa da yavaş yavaş onları terk etmeye başladım. Bu yeni dururumdan çok ama çok memnun oluyordum. Yıllardır özlemini çektiğim ve öğrenmek için çabaladığım İslam’a kavuşmuştum. Özlemlerimin bittiğinin farkındaydım. İslam’ı öğrenmekten başka hiçbir şeyi gözüm görmüyordu. İlk senelerimde bir tane ferace ve bir tane başörtüsü ile gezsem bile razıydım. Şimdi belki başörtülerimin sayısını yazarsan bu halimden utanırım. Bazen o anlarımı özlüyorum. Çünkü dünyalık hiçbir şey umurumda değildi. İslam’ı düzgün insanlardan öğrenmeyi Allah bana nasip etmişti. Ben bunu Allah’ın bana bir ikramı olarak görüyorum. Rabbime sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

Türkiye’de yanımda ailem olmamasına rağmen kendimi tek hissetmemiştim. Çünkü burada Kular ve Meiramgul gibi Kazakistan’dan gelen din kardeşler edindim. Günlerimiz kurs ile evimiz arasında geçiyordu. Hızlı bir şekilde aradan koca bir sene geçti. Kurs biter bitmez icazet töreni hazırlıkları başladı. İcazet töreninden hemen sonra Meiramgül ailesini özlediğinden dolayı Kazakistan’a gitti. Koca evde Kular ve ben kaldım. Yazın eve gidecektik, ama hocalar bizim ilmi gayretimizden dolayı Kular ile ikimizi Ürdün’e gönderme teklifi sununca ülkeye dönüşümüzü erteledik. Ürdün’e gitmeden önce ailemi aradım. Hal hatıra sorduktan sonra kapanma niyetimi söyleyerek başörtü konusunu açtım. (Halbuki ben Türkiye’ye geldiğimden beri en büyük aşkım diye dillendirdiğim baş örtüsü takıyordum. Dış kıyafetlerim de tesettüre uygun halde idi. Ancak ailem bunu bilmiyordu.) Öyle bir bağırdılar ki telefonun kulağımdan uzak tuttuğum halde bile bağırmaları duyuluyordu. Sonra bağırmalarını durdurayım diye Ürdün’e gideceğimi söyledim. Üniversitenin yaz okulu ilgili programının olduğunu bizi de oraya göndereceklerini haber verdim. Hiçbir şey sormadı, şüphelenmedi ve karşı gelmediler. Konuşma bitince oturup ağladım. Kular kucaklayarak inşallah bu zorluluğu atlatacağımı söyledi. Anne ve babam başörtümü kabul etmeyecekler diye moralim bozuluyordu. Ürdün’e gideceğimizden duyduğum sevinç ve mutluluk beni oyalıyordu. Yolculuk için hazırlıklar yaptık. Halime Hoca’nın bize eğitim, ahlak ve yaşam ile ilgili verdiği nasihatler ve öğütler önemliydi. Bu nasihatleri niçin verdiğini daha sonradan ülkeye ulaştığımızda anladık.

Ürdün yolcusu kalmasın!

Evden havaalanına gitmek için çıktık. Arabanın önünde ensar babam, yani Ayhan Abi ve eşi Zeynep Abla oturuyor, arkada ise Halime Hoca’m, Kular ve ben oturuyoruz. Tabi ki de yolculuğumuz hem faydalı hem eğlenceli geçmektedir. Halime hoca dış ülkelerde yaşadığı maceralarını anlatıyordu.  Vakit hızlı geçti. Havaalanına ulaştık. Ürdün’e seksene yakın erkek-kız öğrenci grubuyla gidecektik. Başımızda Ahmet Bostancı ve Halil Uysal olmak üzere Şule Yüksel Uysal, Zübeyde Özben gibi bayan hocalar da vardı. Bu kıymetli hocalarımız Sakarya Üniversitesinde Temel İslam Bilimleri Bölümü, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı’nda hocalar idi. Şimdi ise -2017 yılında- Ahmet Bostancı, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin dekanıdır. Vahap Hoca Ahmet Hoca ile konuşarak kendi grubuna bizi katarak Arap dili öğrenmek amacıyla yaz okuluna yazdırmıştı. Böylece Sakarya mecmuasıyla Amman’a sefere çıktık. Halime hocalar bizi Ahmet Hoca’ya teslim etti ve havaalanından ayrıldılar. Uçağa binme ilanı henüz yapılmadı. Beklemekteyiz. Beklerken hocalarla yakından tanışarak ortama alışmaya başladık. Hadi bismillah, bize hayırlı yolculuklar. "Royal Jordanian" Ürdün'ün havayolu şirketiyle Queen Alia Uluslararası Havalimanı’na ulaştık. Uçuşumuz bir buçuk saatlik idi. Gece vaktiydi. Pasaport kontrolü yanında dövizcide 100 dolara karşı yetmiş dinar verdi. Pasaport kontrolünde Kular’la ikimiz yirmişer dinar ödeyerek bir aylık vize satın aldık. Bagajları aldıktan sonra topluca hareket ettik. Dışarıda İmran ve Leys Ustaz bizi karşıladı. Sanırım o zamanlar Ürdün Üniversitesi’nde yüksek lisans yapmaktaydılar. Ben servis otobüsünün ön tarafında oturmuştum. İmran Ustaz: "Keifa haluki?" deyince, ben: "Alhamdulillah, ua anti keifa haluki?" dedim. Ve böyle maceralarım başladı… Evet biliyorum yanlış ek ekledim. Ama ne yapayım Türkiye’deki kursta genel olarak etrafımda hep bayanlar olunca müennes ek eklemeye alışkındım. Servis aracı bizi “Al Urjwan” kız öğrenci yurduna getirdi. Kız öğrenci yurduna yerleştik. Ve yorgun halimizle uyduk. Aslında uykumuz yoktu ama geç de olsa yattık sonunda.

Sabah yaz okuluna gittik ve Arap hocalarıyla tanışma günü oldu. Bizim için okul salonunda "Ahlan ua sahlan" ziyafeti yaptılar. Eğitim alacağımız yaz okulumuzun, yani Farklı Boyut Dil Merkezi’nin müdürü, Mohammad Rayyan, bize hoş geldiniz diyerek açılış konuşmasını yaptı. Ürdün Üniversitesi, Şeriat Fakültesi Tefsir Bölümü’nde öğretim üyesi olan Mohammad Hoca kendi eğitim alanında uzmandı. Samimi ve güler yüzlü hocayı sevmemek mümkün değildi. Saatlerce dinlemeye hazırdım. Ramazan geldiğinde bize iftar veriyordu. Ahmet hocalarla birlikte gezi programları organize ediyordu. Genel olarak bizim mutlu olarak dönmemiz onun için çok önemliydi. Çünkü hep, "Memnun musunuz? Beğenmediğiniz bir şey var mı?" diye, soruyordu. Bilmiyorum şahsen her şeyden memnundum. Yemeği bile beğeniyordum. Ama nedense Türk arkadaşlar: "Aç kalıyoruz, yemeği yiyemiyoruz. Annemin yemeğini özledim." diyerek şikâyetçi oluyorlardı. Eeeh ben ise anne yemeğinden uzaklaşalı kaç sene oldu unuttum bile. Bence insan zamanla her şeye alışıyor. Onlar da alışacaklar inşallah. 

Okulda seviyemize göre bizleri üç sınıfa ayırdılar. Sınıfta öğretmenlerimiz bayan Arap hocalar idi. Öğrenciler ise Türklerden ve iki Kazak kızdan oluşmaktaydı. O yüzden sınıfta Türkçe konuşma devam ediyordu. Kendimi Türkiye’de gibi hissettim. Yaz ayı olunca yurtta Arap öğrenciler pek bulunmamaktaydı. Dolayısıyla yurtta, okulda, gezide hep beraber olunca Türkçe’yi unutmak imkânsızdı. Ramazan ayı geldi. Oruç tutmamız bize derslerle ağır gelmesin diye okul programı öğleden sonraya alındı. Akşamları teravihe gidince Arap ablayla tanışmalıyım diye kendime hedef koydum. Namaz sonrası bir abla ile tanıştım. Kuran hocası çıktı. Bu abladan istifa etmeliydim. Sonra sabah namazından sonra öğlen 12’ye kadar camiye geleceğimi söyledim ve bana Kuran öğretmesini rica ettim. Sevine sevine kabul etti.  Sabah namazından sonra camiye giderek öğle namazına kadar Kur’an öğreniyordum. Haftalar geçince fark ettim ki Kur’an’ı heceleyerek okuyan Toleuzhan şimdi hafızlar gibi olmasa da her harfin hakkını vererek okumaya başladı. Duraksamadan Kur’an okuduğuma inanamıyordum. Böyle okuyunca daha çok okumak istedim. Öyle bir zevk alıyordum ki. Hiçbir zaman böyle olmamıştı. Kuran okumaya aşık oldum. Genel olarak Arpça seven bir deli oldum diyebilirim. Marketlerde poşetler veriyorlar, onu eve gelince atmayıp saklıyordum. Sokaklarda dağıtılan broşürlerden çeşit çeşit topluyordum. Gazete görünce bayılıyordum. İçinde reklam olsa bile okuyordum. Ürdün’e gelmek bana bazı avantajlar katmaktaydı. Her yerde Arapça yazınca gözlerim alıştı. Bazen de markete sadece ürün üzerindeki Arapça yazıları okumak için giriyordum. Hiç unutmam, sakızın Arapça’sını markette öğrendim. Fark ettim ki gözle görmekle daha iyi öğreniliyor. En beğendiğim şey, sokaklarda, caddelerde, mahallelerde, ağacın ve ışıkların yanında Alhamdulillah, bir yerde Subhanallah, başka bir yerde Allahu Akbar, diğer bir yerde ise Azkur Allah yazı şeklinde tablolar asılmaktaydı. Böylece gözlerim hep Arapça yazı görerek alışmaya başladı. Diğer bir avantaj ise kulakla ilgiliydi. Yani her gün Arapça dinlemekti. Yani sokakta geçerken insanların konuşması, Arapça şarkılar, radyo gibi dinleme araçları benim Arapça’ya alışmamı sağladı. Fakat beğenmediğim tek şey vardı. O da halkın fasih dili yerine Ammice’yi tercih ederek lehçeyle konuşması. Resmen kızıyordum. Şanslı olarak görüyordum. Burada İslam ülkesinde büyüyen çocuklar küçüklerinden annesinin ağzından peygamberler kıssalarını dinleyerek yetişirler. Ve bu kıssalar çocuğun dünyasını hayal kurarak süsler geceleyin rüyalarını kurcalar. Bunlar en güzel hatıralardandır. Ama oluyor öyle şeyler. Kıymet bilmek önemlidir. Türkiye, cennet gibi bir ülkedir. Çoğu insan farkında bile değil. Kazakistan’daki Müslümanlar Arapları İslam’ın temeli olarak görüyorlar. Bence çok yanlıştır. Bir de buraya gelsinler görsünler neler neler yapıyorlar. Ağızları açık kalırlar. Tabi tüm Arapların üzerine bu suçu atmak doğru sayılmaz. En’am suresi 164. ayetinde belirtildiği gibi: "Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez." Kulak ile dinleme avantajının yanında dil ile konuşmak, alıştırmak, telaffuz etmek ve hitabet etmek gibi faydaları oldu. Pazarda iletişime geçmek için bir şey sormak, etrafı tanımak için insanlarla irtibata geçmek. Ama bir şey söyleyeyim. Türkiye’de kaybolduğumuz zaman ya da bir yeri bulamadığım zaman adresi erkekten sorarken tuhaf bakmıyorlardı. Çünkü kızım ya da kardeşim,           ablacım diye hitap ediyorlar, saygı gösteriyorlardı. Çok şaşırıyordum. Bazen gereken yere kadar götürüyorlardı kaybolmayayım diye. Ne kadar düşüncelidirler.  Burada ise bir şey sorduğumda gözleri çıkacak gibi geliyordu. Onun için erkeklerden hiç sormuyordum.

Ürdün’de gezilmesi gereken en önemli yerlerden biri Petra’dır. Bitmez kanyonlar arasından Petra’ya ulaşana kadar ayaklarımız koptu. Resmen üç saat yürüdük. Allah’tan yolda istirahat edebileceğimiz ve mola verilebileceğimiz yerler vardı. Vadi Rum’daki çadırda geçirdiğimiz gecemiz ayrı bir mevzudur. Bedevi hayatım tek başına uzun bir hikâyedir. Benim bu çölde geçirdiğim bir gecem bedevi hayatı ise burada bedeviler hala yaşamlarını sürdürmeye devam etmektedirler. Parlayan yıldızlar. Sonra Ölü Deniz, Jerash, Kraliyet Otomobil Müzesi, Akabe, Kızıl Deniz, tekneyle gezi ve masmavi deniz. Ürdün deyince aklımda hep develer, bedeviler, kumlar ve kızıl kaya, kanyonlar kaldı.

Yazmak istediğim çok şey var ama hepsini yazmak imkânsızdır. Sonuç olarak söyleyebileceğim tek şey unutulmaz bir sefer olduğudur. Hem eğitim hem kendini geliştirme açısından avantajlı idi. Bu gidiş Ürdün’e gitmekle kalmadı. Bir uçuşla iki ülkeyi ziyaret etmiş olduk. Gezimizin devamında nereye kadar gittiğimizi gelecek sayımızda yayınlayacağız inşallah.  Selametle kalın.

 

 

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder