İSLAM’A KAVUŞMA – 13

Toleuzhan Galiyeva 8 Mart 2018 0 Yorum

İSLAM’A KAVUŞMA – 13

 

 

Nefsinin öğretmeni, vicdanının öğrencisi ol. (Platon)

 

Toleuzhan GALİYEVA

 

Büyük şehir - İstanbul

İstanbul... Tarihi çok derin ve geniştir. Bu topraklar Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu gibi büyük devletlere beşiklik etmiş, bunlara ait tarihi eserlere sahiptir. İstanbul’a gelen geri dönmek istemez, dönerken de çok zor ayrılır, kalbinin yarısını bu şehirde bırakarak döner kendi ülkesine! Asya ve Avrupa kıtalarını birleştiren İstanbul, tarihi ve heyecanla gezilecek yerleri, eski medeniyetlere ait pek çok kültür mirası yerleri ve insana huzur veren mekânları ile çok büyüleyici bir şehirdir. İyinin de en iyisini, kötünün de en kötüsünü bu şehirde bulabilirsiniz. Sultanahmet Camii, Topkapı Sarayı ve Ayasofya, Kapalıçarşı, Yerebatan Sarnıcı, Galata Kulesi, Kız Kulesi ve Boğaz gibi değişik manzaralara dolu gezi yerleri saymakla bitmiyor. Genel olarak Türkiye doğal ve güzeldir. Özellikle benim gibi ezan sesinin az duyulduğu ülkelerden gelenler için çok etkileyici olan muhteşem ezan sesi, gökyüzüne uzanan cami minareleri şehre ayrı bir güzellik katmaktadır. Örf ve kültürünüz ne kadar farklı olursa olsun, ister uyruğunuz ya da renginiz başka olsun, dininiz veya yaşayış tarzınız değişik olsun, ister batı, ister doğu hiç fark etmeden nereden gelirseniz gelin, bu baş döndürücü ve kendine has eserlere sahip olan şehirde mutlaka kendinize özgü unutulmaz bir hikâyeniz olacaktır.

Yabancı bir ülkeye giden herkesin göz bakışları olduğu gibi benim gözüme çarpan bazı değişik durumlar vardı. Ortama öğrenimi, yemek kültürüne alışma gibi zorluklar yanında diğer farklı gelen hoş gelenek görenekler de mevcut idi.

Türkiye’ye ilk gelişimden itibaren burada beni çok şey şaşırtıyordu. Olması gerektiği gibi bazı durumlar sevindiriyordu, bazılarında ise üzülüyordum. Bana değişik gelen ve dikkatimi çeken durumlara değineceğim. Her şeyden önce İstanbul’un deniz kokusu dikkatimi çekmişti. Deniz kenarında yürümeyi ve balık kokusunu seviyordum ne kadar güzeldi. Ayrıca İstanbul’un havası kış yaz ayırmaksızın bana sıcak geliyordu. Kazakistan’da hava soğuk olduğundan alışamıyordum. Evde kış mevsimin gecesi olsa bile pencereyi açarak yatıyordum. Hele azcık kar yağınca derslerin iptal olması beni hepten şaşırtıyordu. Bizde -40 derece bile olsa, fırtına boran olsa yine de okula gidiyorduk. Okullar asla tatil edilmezdi.

Yollardan bahsetmek gerekirse; yollar çok güzel ve bakımlı, yamuk yumuk değil. Her yer ya asfalt ya kaldırım taşları döşenmiştir. Ama tek kötü şey, yolların darlığı. İki araba geçerken korkuyordum çarpışacaklar diye, hayır yanıldım bir çizik bile yapmadan geçiyorlardı. İlginç. Benim ülkem Kazakistan’da geniş yolda bile kaza yapıyorlar. Kendi kendime diyordum: "Türkiye’nin şoförlerine madalya verilmeli." Bir de beni korkutan yokuşlar da vardı. Hayatımda böyle yokuşlar hiç görmedim. Kazakistan’da gördüğüm bir tek Kök Töbe’de yokuş var. O da özel gezi amaçlı bir yer. Allah’ım, Türkiye’de arabalar bu yokuşlarda nasıl park etmeyi becerebiliyorlar. Arabayla yokuşa çıkarken ve inerken çok korkuyordum. Yukarı çıkmak ve aşağı inmek bana Amerika’nın "Roller-coaster" hatırlatıyordu.  

Sokaklar ve caddeler arasında hızlı araba kullanan şoförlere kızıyordum. Ya bir çocuk ansızın yola çıkarsa… Allah korusun. İstanbul’da yol kurallarına ne yaya ne şoför uyar. Şoför kemer takmaz, yaya geçidinde yol vermez hatta bazen ehliyeti olmayan bile yola çıkabiliyor. Arabada şarkıyı çok yüksek sesle dinler, çevredeki kimseyi duymaz, herkesi rahatsız eder. Türkler çok sıcakkanlıdır, yanlış bir şey oldu mu iki araba arasında hemen arabadan inerler haklarını arama bahanesiyle kavga ederler. Ya da kavgacı değilse en az arabasında "Allah Allah" der, korno çalar gider. Yaya ise kırmızı ışıklara dikkat etmez, hızlı gelen arabalardan korkmadan cesurca koşa koşa yolun karşısına geçer. Böyle durumlar bazen kaygılı olaylara götürür. Size yaya ışıklarındaki yaşadığım bir güzelliği anlatayım. “Vahap Hoca ile bir tarafa gidiyoruz. Yayalar için kırmızı yanıyor. Vahap Hoca ile ışığın yeşil yanmasını beklerken hoca birden yola atladı kırmızı ışıkta karşıya geçti. Ben yeşilin yanmasını bekleyip geçtim. Hocaya yaptığı şeyin yanlış olduğunu ve arabaların çarpabileceğini söyledim. Hoca Türkler bazen böyle şeyler yaparlar, ışıklara fazla dikkat etmezler dedi. Bu durum benim tuhafıma gitmişti. Türkler kurallara niye uymazlardı. Aradan yedi-sekiz ay geçmişti, yine bir kırmızı ışıkta Vahap Hoca ile bekliyorduk. Bu defa hoca ışıkta beklerken ben yeşil yanmadan yola atlayıp karşıya geçtim. Hoca yanıma gelince kızım neden ışığın yeşile dönmesini beklemedin arabalar çarpabilirdi deyince, ben gayri ihtiyari “Hocam ben Türk oldum.” deyiverdim. Vahap Hoca ile epeyce gülüşmüştük”.

Kazakistan’da yaya geçidi çok önemlidir. Şoför durmazsa yol vermezse çok büyük miktarda ceza kesilir. Hele emniyet kemeri takmasın ehliyetini iptal ederler ve bir daha ehliyet alması için dünya kadar para harcamak zorunda kalır. Sadece şoför değil arabanın ön tarafında hatta arkada çocukların da kemeri takması zorunludur. Bu kural olmazsa olmazlardandır. İstanbul Üniversitesi’nde okuyan bir Kazak kız yol kurallarını ülkemizdeki gibi zannederek yaya geçidinde yeşil ışıkta geçerken bir araba çarpıyor ve hayatını kaybediyor. Daha yeni geldiğinden dolayı Türk şoförlerinin yol kuralına uymadığını nereden bilsin. Japonya’da kırmızı ışık yanarken karşıya geçen yaya yolcuya ceza kesilmektedir. Bu kurallar insanın güvenliği içindir. Ama ne yazık ki Türkiye’de az dikkat ediliyor.    

Ulaşım araçlarına gelince minibüs, otobüs, metro, metrobüs, tramvay, vapur, dolmuş, sarı taksi gibi şehir içinde çeşit çeşit ulaşım aracı vardır. Bu ulaşım araçlara binince, özellikle fark ettiğim şey erkeklerin sayısıdır. Bazen bu araçlarda ahlaksızlara da rastlıyorduk. Ülkede çalışanların nerdeyse çoğu erkeklerdir. Hatta ilk başlarda yeme içme için gittiğimiz mekânlarda yaşı büyük amcaların garsonluk yaptıklarını görünce ve bizlere servis yapınca utanıyordum. Bu arada ilk geldiğimde halkın hepsi birbirinize benziyor gibi geliyordu. Hangisi Ahmet hangisi Mehmet ayırmakta zorlanıyordum. Bayanlar da öyle. Sonra vakit geçince gözlerim alıştı ve ayırt etmeye başladım. Meğerse benzemiyormuşsunuz.

Sokakların araları dar olduğu gibi evler de birbirine çok yakın ve bitişiktir. Bir türlü alışamıyordum. Zor geliyordu. Başakşehir gibi yeni semtler hariç diğer eski mahallelerde evlerin arası dardır. Odamın hava alması için penceremi açıyorum karşımda tam burnumun dibinde başka bir bina. Zaten dışarıda hava yok, bir de binalar yakın. Hem de apartman duvarları ince inşa edilmiş. Evlerden gelen konuşma sesleri hatta hapşırma sesleri bile duyuluyordu.  

Pazarların şehrin sokaklarında kurulduğuna şaşırmıştım. Çarşamba pazarı kurulunca caddenin sokaklarda neşe ve coşku oluyordu. Kimisi domates kimisi patatesi överek şarkılar söylüyordu. Fakat beni üzen şey meyve ve sebzenin tadı yoktu. Hepsi aynı boyut, aynı şekilde ve parlayıp diziliyor ama tadına bakınca köydeki gibi değildi. Alışveriş merkezlerinde aldığın kıyafeti değiştirme hakkını öğrenince ağzım açık kaldı. Bizde değiştirmeyi bırakın dokunmak bile yasaktı. Satıcıya "Üzerimde deneyebilir miyim?" deyince: "Alacak mısınız?" cevabını alırsınız. Zaten mağazalarda girişte "Değişim ve iade yoktur." diye yazılır. Üstelik ayakkabı mağazalarında çay ikram ettiklerinde hepten bayıldım. Ama tabi Türkiye’de çay içme çok fazladır. Sabahtan akşama kadar çay keyfi yapılır. Kısacası ticareti ve servisi en güzel bir şekilde yapmaktasınız.  

Kazakistan Türkiye gibi Müslüman ülkesidir. Fakat "inşallah, maşallah estağfirullah" gibi kelimeleri namaz kılanlar dışında pek fazla kimse kullanmaz, bilmezler. Burada en çok beğendiğim söz "Allah bereketini versin." Ne alırsan al bu cümle kullanılmaktadır. Anlamı çok güzeldi. Çok ilgimi çekmişti. Türkçe kulağa hoş gelen bir dil, konuşmalarınız, sohbetiniz çok tatlı ince naziktir.

Tek taş yüzük takma kültürüne gelince sizde sadece nişanlı anlamında takıldığını öğrendim. Bizde ise herkes süs niyetiyle takmaktadır. İster nişanlı ister bekâr herkes takar. Sonra sizdeki akraba evliliğe şaşırdım. Bizde yedi ata soyu geçince evlenmeye izin var. Yoksa kendi kuzeninle, akrabanla evlenmek çok ayıptır. Hatta bazen çok nadir olan durumlarda gençler ailelerini dinlemeden evlenirlerse dışlanma gibi durumlar olur. Sokaktaki gelin arabasını görünce şok oldum. Küçük markası ünlü olmayan sıradan arabalar gelin arabası olabiliyor. Bizim düğünler limuzin arabası olmadan olmaz. Ucuz araba olsa ne olmuş gibi söyleyebilirsiniz ama ben burada genel olarak sadece değişik gelenleri aktarıyorum. Düğünde ise yemek yok, olsa da pilav ve ayranla yetiniyorsunuz. Hatta beğendim çünkü israf yok. Kazak düğününde sofrada kaşık koyacak yer yok. Tabi düğün bitince hizmet gösteren garsonlar herkese naylon poşetlerden dağıtır.  Sonra yemekleri gelen misafirler kendi aralarında paylaşır ve evde dört gözle bekleyen çocuklarına götürür. Ama burada çok ekmek israf edilmektedir. Sokakta dolu kurumuş küflenmiş ekmek poşetleri görüyorum. Bazen günlerce duruyor. Kediler bile yemiyor. Ama sizin kediler maşallah bizim kedilere göre şişko. Özel mamalarla, tavuk ve balıklarla beslenen kediler ekmeklere bakmaz oldu. Kedilerin aç kalmamaları sevindiriyor insanı. 

Kötü taraflara gelince sigara tüketimi acayip fazla. Kadın erkek genç yaşlı hatta çocuk bile fark etmeden içiyor. Ücreti Kazakistan’daki fiyattan yalan söylemiyorum on kat fazladır. Bir de paket üzerinde ölüm tehlikesi olduğu hakkında bilgi verilmesine rağmen içmeye devam edilmektedir. Satın alınan yeni sigaranın paketini açınca dış ambalajı yere atılmakta ayrıca sigarayı içip bitirdikten sonra da kalan kısmı da yere atılmakta ve çöpleri ile sokaklar kirletilmekte. İster sigara ister bisküvi ister çekirdek kabuğu ister fiş kâğıdı olsun yere atma alışkanlığı var. Toplayan adama yazık. Görevliler var ama onlar var diyerekten çevreye zarar vermemek lazım. Artık bunları yerliler mi yapıyor yoksa yabancı mı herkes vicdanına bakar inşallah.

Türkiye’de telefon, tablet bilgisayar gibi elektronik cihazlar pahalı, bunun yanında telefon hatları ve kullanılan paketler de ucuz değildir. At eti haram olarak algılanmakta, büyüklere "sen" diyerek hitap edilmekte, otobüste yaşlılara çok nadir yer verilmekte, namazlar jet gibi hızlı kılınmakta. Öyle ki rüku yaparken bile "sub sub sub" diye ses duyuluyor. Camileri çoğunlukla yaşlılar doldurmakta, Allah Kur’an’ı diriler için indirdiğini beyan ederken Kur’an ölülerin arkasından okunmakta burada. Özellikle Yasin suresi ölüler için okunan en meşhur suredir. Hâlbuki Yasin suresinin 70. ayetinin mealinde şöyle buyrulmaktadır: "Diri olanları uyarıp korkutmak ve küfre sapanların üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir)." Bir de sayılarla ibadet etme var; 100 salâvat, 70 kelime-i tevhit gibi anlamlarını bilmeden sadece lafzının tekrar edildiği okumalar kadınlar arasında pek yaygındır. Kızların kafalarındaki topuzlar çok abartılı. Türkiye’de maske takma âdeti yoktur. Grip olduğumda bir taktım kendimi sanki uzaydan gelmiş gibi hissettim. Etrafımdaki herkes bana bakıyordu.  

Başka fark ettiğim husus Türk halkının çok meraklı olmasıdır. Bakkala girdiğimde bir şey alıp çıktığımda, birileri ile konuşmaya başladığımda çok fazla sorular soruluyor. Kazakistan’da komşumun maaşına kadar bilgiler veriyordum. Burada soy isimlerin baba ve dede ismini almayıp geçmiş zamanlarda verilen soyadların kullanıldığını öğrenince üzüldüm. Örneğin "Tütüncü" soyadı alırsak, büyük ihtimalle aile tütün satıyordu. Ayrıca biraz tembellik var gibi geldi. Basit ismi bile kendi dilinize çevirip asıl ismi söylemiyorsunuz. İlk gelişimden hatta şu ana kadar en sık karşılaştığım tepki "Adım Toleuzhan” deyince, “Ne değişik bir isim. Fransızca mı?" sorusu oldu. Sonra anlamını söyleyince: "Sizde yoksa tenasüh anlamı mı var?" diyenler de oldu. Yabancıların ismi zor gelince artık kendine kolay gelen isimleri vermeye çalışıyorlardı. Bir gün Tanzanyalı arkadaşlarımla oturuyorduk. Yanımıza bir abla geldi ve ismimizi sordu. Ben Toleuzhan dedim. "Çok zor kolayı yok mu? Tuğba diyeceğim." dedi. Yanımda oturan arkadaşıma sordu. Esther dedi. "Ney? Esra olacaksın." dedi. Aynı şekilde diğer arkadaştan sordu. O da Shameem deyince "Tamam, sen de Şeyma olacaksın." diyerek isimlerimizi aldık ve evimize döndük. Yani hiç kendimi zorlayıp bir deneyeyim denilmiyor. İsmi öğrenmek için söyleyerek çaba göstermek lazım en azından. Çok çabuk pes etmek yok. Her ne ise. Sonuç itibariyle alıştık. Şimdi ise ismimi soranlara boşuna uğraştırmayayım diyerek hemen Tuğba demekteyim.

Yukarıda yazdıklarım şikâyet değil genel itibariyle karşılaştığım görüş ve düşüncelerdir. Bu arada sadece şahsi görüş değil beş sene boyunca kendi gözlemlerim ve çevremdeki yabancı uyruklu arkadaşlarımın da bakış açılarıdır. Kırıcı bir kavram kullandıysam afedersiniz. Türkiye çok misafirleri barındıran bir ülkedir. Onları en güzel bir şekilde ağırlayan bir ülkedir. Sevgi ve saygıya değer bir ülkedir. Yerli yabancı misafir demeden nerede olursak olalım temizliğe dikkat edelim. Hele Müslüman temizliğe dikkat etmez ve çevreyi kirletirse çok üzücüdür. Almanya’ya giden herkes söyler sokak ve  caddeler temiz ve belli düzen var diye. Medyada yayılan bir resim vardı; Cami kapısının önünde düzensiz üst üste bırakılan ayakkabılar, diğer başka bir resimde Budistlerin tapınağın girişinde terlikler düzgün dizilmiş şekilde. Bundan kendiniz yorumlar yapabilirsiniz. Bu konu bitmek bilmez. Bu yüzden burada bitireyim.  

Türkiye’ye gelişimden bir sene boyunca ve sene sonunda neler oldu? Mutlu haberler nelerdi? Önümüzde bizi ne bekliyordu? Güzel anlarımı derginin gelecek sayısında okuyabilirsiniz. Allah’a emanet olun.

 

 

Devamı bir sonraki sayımızda…

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder