İSLAM’A KAVUŞMA – 12

Toleuzhan Galiyeva 8 Mart 2018 0 Yorum

İSLAM’A KAVUŞMA – 12

 

 

Allah’ım gönlümde olanı hakkımda hayırlı eyle…

 Hakkımda hayırlı olana gönlümü razı eyle... (Hz. Ali)

 

Toleuzhan GALİYEVA

 

Kiraz kokusu

 

Her gönlün, her kalbin derdini bilen hatta her gözün hakkını veren Allah’tır. Allah için yola çıktıysan yolun başındayken, senin kendisine yaklaşmanı ve teslimiyetini bildiği için, gücüyle, kudretiyle seni şaşırtır ve seni kendine daha yakın kılar. Yeter ki sen dosdoğru yol diye tarif edilen sırat-ı müstakim üzere ol. Allah kelimesinin gücünü kuvvetini bil ve yakinen inan ve kulluğun gereği olarak teslim ol.

Haftanın iki günü kursa gidip geliyoruz. Salı ve perşembe bizim şarj günümüzdür. Bilmiyorum neden, derse giderken üzerimizde yorgunluk hissi var gibi bir durumumuz vardı. Çantalarımızdaki yük ağır geliyordu. Ama nedense kurs dönüşü çok yüksek moralle ve mutlu olarak evimize dönüyorduk. Sonra fark ettik ki kurstan neşeli dönüşümüzü öğrendiklerimizle ruhumuzun tatmin oluşu sağlıyordu. Her öğrendiklerimiz bizi sevinçten adeta uçuruyor, çok mutlu ediyordu. Ayrıca öğrendiklerimizle amel etmemiz öğretiliyordu. Biz de yeni bilgi edinmenin heyecanı ile ne öğrenmiş isek onunla amel etmeye başladık. Bir yandan bilgilerimizi artırmak, bir yandan da bildiklerimizle amel etmek bizleri bambaşka birisi yapıyordu. Allah’la olan beraberliğimiz, yüz yüze gelişimiz, yeni bir kimlik sahibi oluşumuz Kazakistan’da özlemini çektiğimiz İslam’la tanışıyor olmamız ve teslimiyetimiz bizi dünyevi olan her şeyden uzaklaştırıyordu. Kul olmaya ve kulluğun tadına varmaya alışmıştık.

Sahabeler Kur’an’ı ezberlerken Kur’an üzerinde çalışırken bir ayeti hayatlarına geçirmedikçe diğer bir ayete geçmezlermiş. Ben de bu uygulamayı yapmak üzere kurstan öğrendiklerimi yavaş yavaş hayatıma aktaracaktım. Peygamber Efendimizin pazartesi ve perşembe günleri oruç tuttuğu bilgisini edindikten sonra, bu günlerde oruç tutmaya karar verdim. Öğrendiğim bu bilgiyi hayatıma yansıtma arzuyla hemen uygulamaya başladım. Bilgi hayatımda yer edinmeliydi. Öyle de yaptım. Alhamdulillah.

Günlerden perşembe idi… Kular’ın sınavı vardı ve evden çok erken çıktı. Meiramgül “Beni bekleme daha kahvaltı yapacağım.” dedi.  Ben de tek başıma evden çıktım. Caddeye doğru yavaş yavaş yürürken etrafa bakıyordum. Çevreyi tanımaya çalışıyorum. Her zamanki gibi manzara vardı: Çocuklarını okula götüren anneler, işe giden babalar, üniversitede okuyan öğrenciler her sabah olduğu gibi, bu sabah da kendi varlıklarıyla mahalleyi süslüyordu.

Derken, bizim oturduğumuz Mucize sokaktan, Ferit Selim Paşa caddesine geçiyordum. Yolda yürürken yerde sizce ne gördüm? Çok sevdiğim, Allah’ın nimeti kirazı gördüm. Öyle güzel bir kirazdı ki -bordo, kocaman- beni ye diye parlayıp gözüme çarpıyordu. Birtanecik idi kendisi. Yerden alayım diyorum, bir yandan da etrafta geçenlerden utanarak “Ayıp!” diyorum kendi kendime. Bu gariban yerden yiyecek topluyor demesinler diye alamadım. Canım o kadar istedi ki ağzımın suları aktı. Ne kadar ayıp olsa da utanmadan hızlıca alayım dedim ama olmazdı.  Yiyemezdim. Oruçluydum. Aklımdan hiç gitmedi o mübarek kiraz. Sonra dönüşte kiraz alayım dedim ama alamayacaktım. Çünkü çok pahalı idi. İstanbul’a yeni gelmişim. İmkânlarım iyi değil. Alamazdım. Alamadım da…

Kursa geldim. Derse girdim. Arkamdan Meiramgül de yetişti. Öğlen herkes yemeğe gitti. Ben de mescitte namazımı kıldım ve sınıfa geçerek bir sonraki derse hazırlandım. Dersimiz her zamanki gibi verimli geçti. Son ders ve eve gideceğiz. Kitap ve defterlerimi çantama koyarken karşı masada oturan sınıf arkadaşım Filiz yanıma geldi ve bana bir poşet uzattı. Bu ne diye şaşırarak baktım yüzüne. O dedi aç bak sana bir şey getirdim. Poşetin içini açtım baktım. Sizce ne olabilir? Subhanallah. İçi dolu kocaman bordo kirazlar. Sabah ki gördüklerimin aynısıydı. Gözlerimden yaşlar başladı akmaya.  

Ne yücesin sen Ya Rabb! Ne büyüksün sen ya Allah! Sabahki sadece bir bakış idi. Bir bakışımı bile boş bırakmayan Allah’ım! Ağlıyorum, ağlıyorum. Niçin ağladığımdan haberi olmayan Filiz ne oldu diye sordu. Sonra kendimi zor tutarak arkadaşıma sabahki olayı duraksaya duraksaya anlattım. O da ağlamaya başladı. Beni kucakladı ve dedi ki “Sen Allah’ın rızasını kazanmak için çabalıyorsun da Allah sana canının istediği kirazı vermez mi?”

O doğunun ve batının Rabbidir. O âlemlerin Rabbidir. Şunu anladım ki sen yeter ki Allah’ın rızasını ara, diğer işlerini O yüce Allah halleder. Allah’ın nelere kadir olabileceğini, neler var edebileceğini, mucizeler yarattığını bilsem de bugünkü karşılaştığım ve anlatacağım başka durumlar beni, çok ama çok şaşırtıyordu.

Bu tür hikâyelerimi Vahap Hoca’ya anlatıyordum. O da “Bu durumun Allah’a olan teslimiyetinin bir sonucudur.” diyordu. Bu sözler ve karşılaştıklarım benim teslimiyetimi ve boyun eğmemi kolaylaştırıyordu. Bir yandan da çok mutlu oluyordum. Bir Ramazan bayramı Güzin Teyze (Vahap Hoca’nın hanımı) evine beni misafir etmişti. Biz evde otururken Güzin Teyze’nin bir komşusu misafirliğe çağırdı. Birlikte çağrıldığımız eve gittik, komşuları bizi misafir etmişlerdi. Beni tanımıyorlardı. Kim olduğumu, nereden, niçin geldiğimi sordular. Ben de anlattım. Güzel bir misafirliğimiz oldu. İkramlarda bulundular. Geç saatlerde Vahap Hoca’nın evine döndük. Evde Güzin Teyze’nin Elif Abla için ördüğü çeşitli örgülere bakıyorduk. Güzin Teyze bana, kızım ördüğüm bu şal bitsin sana da bir tane öreyim dedi. Bu niyetini söylerken bizi misafir eden komşusu telefondan arayarak "Bu misafir kızımıza bir şey hediye etsem diye düşündüm ve bunu getirsem." dedi. Komşunun evine gittiğimde bir poşet verdi. Hocanın evine gelip açıp baktık içinde ne çıksın… Şal, hem de örülmüş. Aynı Güzin Teyze’nin anlattığı gibiydi. Vahap Hoca da şaşırdı. "Allah senin hediyelerini, seni hiç beklettirmeden gönderiyor." diye sevindi. Bunun gibi şaşırtmalar çok oluyordu. Hatta bazen aklımdan geçer geçmez hiç beklemeden anında oluyordu. Bazen de hiç düşünmezken ikramlar veriyordu. Allah bana sadece maddi olarak değil manevi olarak da hediyeleri bol veriyordu. Bazen utanıyordum Allah’tan. Utanınca daha çok ikram ediyordu. İyiliği sonsuz, ikramı bol olan Allah'a hamd olsun.

Bu arada hep kursa gitmiyorduk. Vahap Hoca’nın çalıştığı yer Araştırma ve Kültür Vakfı’na da gidiyorduk. Oraya bizim için özel olarak Abdullah Trabzon ve Kerim Buladı gibi İstanbul Üniversitesi hocaları ders vermeye geliyordu. Çok saygılı ve sabırlı hocalar idi. Her iki hocanın hitabeti yumuşaktı. Hocaların verdiği ilme hayrandım. Ne kadar çok biliyorlardu. Bildiklerini bizimle paylaşıyordu. Ayrıca vakıfta benim için hocaların hocası olan, akıcı konuşmasıyla beni hayran bırakan, dinledikçe dinleyesim gelen hoca Abdullah Yıldız bize, yani Kular, Meiramgül ve bana hadis derslerini öğretiyordu. Bizim geliş nedenimizi bilen ve bize örnek olan Abdullah Hoca İslam ile ilgili bizim durumumuzu iyi anlıyordu. Çünkü Kazakistan’a gitmişti. O zamanlar Hayrettin hocalar misafirlik etmişti. Kazakistan’ın İslam açısından ne durumda olduğunu gören ve bilen Abdullah Hoca’nın halen unutmadığım bir sözü vardı: "Siz ilim yolundasınız. Ve seçtiğiniz bu mübarek yolda karşınıza çeşitli maniler çıkabilir. Şeytan sizinle çalışır, işlerinize karışabilir, aranıza girebilir. Gerekirse askerlerini getirir, yoldan saptırmaya çalışır, ama siz yeter ki dayanın, yoldan çıkmayın, hedefinizden uzaklaşmayın, kaymayın ve sapmayın, Allah’ın ipinden kopmayın. Çünkü herkes bu yolu seçemez ve bu yoldan geçemez. Herkes imanına göre yolunu seçer ve devam eder. Olduğunuz ve seçtiğiniz yol üzere olun ki kurtulasınız. Kurtulunca neticesini de görürsünüz. Allah sizi mükâfatlandırır. Hadi bakalım sonuna kadar kim dayanır…" diyerek sözlerini tamamladı. Bu söz hiç aklımdan hiç gitmedi. Nasıl olabilir? Ne demek sonunda kim kalır? Tabiî ki biz üçümüz ve belki daha da gelenler olacak düşüncesiyle çıkmıştım dersten. O zamanlar ben bu sözün ne anlama geldiğini hiç anlamış değildim. Sonra gördüğüm ve yaşadığım durumlardan sonra bu sözü hatırlayarak ne anlama geldiğini öğrendim. Abdullah Hoca’nın söylediğini doğru buldum, sözüne hak verdim. Bu durumlar ile ilgili olayları ilerideki sayılarda daha ayrıntılı olarak anlatacağım inşallah. Çünkü hikâyesi uzundur.

Bu güzelliklerin yanında güzel olmayan şeyler de oluyordu. Her zaman her yerde olduğu gibi her şey güzel gitmiyordu. Yoğun dersler arasında vize gibi konularda yaşadığımız problemler de mevcuttu. Resmi bir yerde öğrenci kaydımız olmadığından dolayı Mehmet Çelen Hoca’nın kursuna başvurmak zorunda kaldık ve hoca bizim kurtarıcımız oldu. Mehmet Hoca maşallah çok çalışkan bir hocadır. Her zaman yardıma müsait bir hoca idi. Öylece bizi, üçümüzü kendi kursuna TÖMER öğrencisi olarak kaydetti ve İstanbul Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğü tarafından bize bir senelik vize verilmiş oldu. Sonrasında kursun sınavına girdik ve sertifikalarımızı da almıştık.

Tabi her zaman ki yaşadığım çeşitli maceraların biri de Mehmet Çelen’in kursunda oldu. Öğle namazı için ezan okundu ve abdest almak için aşağı indim. Taharet almak istedim ama ibrik bulamadım. Tuvaletin her yerine baktım ama ortada ibrik yok. Bunlar taharet almazlar mı diye düşündüm. Çünkü bazen arkadaşların sabah kalkıp taharet almadan direk abdest aldıklarını görüyordum. Bulamayınca koridoru temizleyen ablaya sordum. Orada var olduğunu söyledi. Ben de yok diyorum. O var olduğunu söylüyor ben de gerçekten yok olduğunu söylüyordum. Bana kızarak beni tuvalet kabinin içine kadar götürdü ve musluğu (kranı) çevirdi ve su aktı.  Ben de "Bunu ne güzel yapmışlar böyle." diyerek şaşırdım. Hiç görmemiştim. Abla "bu kız nereden geldi köylü gibi" der gibi bana şaşkın şaşkın bakıyor... Ben de tuvaletin fışkıran suyuna şaşkınlıkla bakıyorum. Beğendim. Öylece ilk fışkıran tuvaleti orada gördüm ve öğrenmiş oldum. Gittim bizim kızlara da yeni keşfimi gösterdim. Bizde de bundan olsa da ülkemdeki Müslümanlar yanlarında şişe taşımasa düşüncesi geldi. İnşallah o zamanlar da gelir.

 

İki hazinem

Aslında biz çok şanslıydık. İlim almak için sadece dışarı gidip gelmiyorduk. Yanı sıra oturduğumuz yerden de ilim alıyorduk. Hiçbir yere gitmeye gerek kalmaksızın evimizin büyük salonunda kitap defter ve kalem kokusunu alıyorduk. Hatırlıyorum Arapça öğretmek için Mehmet Yağcı Hoca’nın öğrencisi Zeynep Hoca evimize geliyordu. O zamanlar Mehmet Hoca’yı bilmiyordum. Sonraki senelerde Mehmet Hoca’dan Arapça ve Zeynep Hoca’dan da hattı rika dersini almıştım. Zeynep Hoca çok sakin ve güler yüzlü bir hoca. Bu üç öğrenci için niye ben geliyorum, onlar bana gelsin demeksizin canını vererek ders anlatıyordu. Ne kadar fedakârdı. Bununla birlikte evimizde pazartesi günleri Halime Hoca’nın meal dersleri de oluyordu. Pazartesi günü anlatılan meal dersleri bizim için çok verimli ve faydalı oluyordu. Hocanın söylediği her bilgiyi yazarak not alıyorduk. Pazartesi günü derse gelen ablalar da sıcak davranıyorlardı.

Kadriye Abla vardı, bize kendisinin eliyle yaptığı çeşit çeşit reçelleri getirerek pazartesi günleri bize bayram yaptırıyordu. Nurdan Abla ise bize kendi çocuklarına yaptığı köfteden bize de bol bol yaparak buzdolabımıza koyuyordu. Berrin Abla ise sıcak yemekler getirerek ders sonrası karnımızı doyuyordu.  Hatice Abla kızı Ayşegül ile birlikte abartarak söylemiyorum ama bir araba dolusu erzak getiriyordu. Allah yolunda canlarıyla ve mallarıyla infak ederek öne çıkan Merih abla ile Mihriye ablalar bize örnek oluyorlardı. Ayşenur Abla eli uzun abla olarak aklımda kaldı. Eli hepimizin üzerinde idi. Sadece biz öğrenciler için değil, Suriye mültecileri için de yardım topluyor ve koşardı. Çok fedakârdı. Adeta üzerimize titriyordu. Bizim İslami ilimler tahsil etmemizden dolayı maddi ve manevi her türlü desteği veriyordu. Eli uzun biliyorsunuzdur gerçek anlamda değil. Peygamber Efendimizin eşi Hz. Sevde’nın (r. a.) eli uzundu. Çünkü o İslam için büyük fedakârlıklarda bulunmuştu. Aslında ismini yazamadığım çok ablalar var. Hepsinin de yeri kalbimizde ayrıdır.

Hiç unutamam, pazartesi günleri derse gelen ablalardan biri Umre’ye gitmişti. Mekke’den getirdiği Kur’an-ı Kerim’i derste bulunan herkese dağıtmıştı. Ve bana da vermişti. Her zamanki gibi başladım ağlamaya. Biliyor musunuz neden ağladım? Çünkü benim ilk Kur’an’ım idi. Öyle bir mutluydum ki. Çok sevinmiştim. Sarıldım Kuran’a sımsıkı ve ağladım. Salondaki herkes bana bakıyor ve şaşırıyor. Benim Kur’an’ım olmadığını ve şimdi kendi Kur’an’ım olduğundan dolayı sevinç ağlaması dedim. Ağladığımı görünce hem pazartesi günü derse gelen hem de bizim kursta bizden üst sınıfta öğrenci olan Halime kardeşim kendi Kur’an kitabını bana uzattı. Hayır, olmaz bu sana verilen hediyedir deyince onların evinde dolapta çok olduğunu söyledi. Aldım ve yine ağlıyorum. Bu sefer niçin ağlıyorum biliyor musunuz? O Kur’an-ı Kerim’i aileme götürecektim. Çünkü evimde Kur’an yoktu. Bu sebeple hüngür hüngür ağlıyordum. Aslında sadece benim evimde değil akrabalarımın çoğunda yoktu. İnşallah onların da evine Kur’an götüreceğim. Bunun gibi çeşitli mutluluklarıma sebep olan başta Halime Hoca, Vahap Hoca ve Hayrettin Hoca olmak üzere bu ablaların da bizim ilim alma yolumuza büyük katkıları bulunmaktadır. Çünkü Türk halkı bana birlik ve beraberliği, cömert ve merhamet etmeyi, yardımlaşmayı ve infak etmeyi, bunlardan en önemlisi Türk halkı bana İslam’ı öğretti.

Ders sonrası ablalar dağıldı. Ben ise kucağımda hazinem -iki tane Kur’an’ımla- mutlu mutlu odama girdim ve Rabbime şükür ederek namazımı kıldım. Böylece Allah tarafından hediyeler verilmeye başladı ve halen devam etmektedir. Alhamdulillah. Ne kadar şükretsem az.

Gelecek sayımızda yazacağım yazıda beğenip beğenmeyecekleriniz olabilir ama ben sadece dış gözden nasıldır onu anlatacağım. Neyi anlatacağım onu artık ileride öğreneceksiniz. Selametle kalın…

                       

 

                                                                                           Devamı bir sonraki sayımızda…

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder