İSLAM’A KAVUŞMA – 10

Toleuzhan Galiyeva 8 Mart 2018 0 Yorum

İSLAM’A KAVUŞMA – 10

 

 

"Şüphesiz ki iman edenlere, Allah yolunda hicret edip cihad edenlere gelince, işte onlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir."  (Bakara, 218.)

 

Toleuzhan GALİYEVA

 

Vakit hicret vaktidir

 

Evet, günlerden salı, 9 Ekim 2012. Hayatımdaki önemli tarihlerden biri... Hayatımı değiştiren yolun başlangıcı, benim  hicret yoluna çıkışımın adı... Allah’ın, Kur’an’da Enfal suresinin 72. ayetinde belirttiği gibi: "İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavme karşı olmadıkça, yardım etmek üzerinize borçtur. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir."

Bu ayette Allah, kendisi için hicret eden muhacirlerden ve bunlara yardım eden ve destek veren Ensar’dan bahsederek, muhacir ve ensar arasındaki bağlılığın ve kardeşliğin nasıl olması gerektiğini, dostluğun seviyesini, önemini ve kıymetini göstermiştir. Allah için her şeyini terk ederek hicret eden muhacir, yardım ve himaye isteyince, ensar kardeşi ayetin emrini hemen yerine getirir, muhacire her türlü desteği verir. Hem muhacir hem ensar Allah’ın tarif ettiği yolu seçince, yaptıkları işlerin Allah’ın rızasını kazanmak olunca, Allah her ikisine de inanılmaz bir şekilde bolluk, kolaylık, rızık verir ve mağfiret eder. Ve ben buna şahsen şahidim. Benim İstanbul’da geçirmiş olduğum hayatımda hiç düşünmediğim, hiç aklıma gelmeyen, hiç tanımadığım, hiçbir yakınlığım olmayan Müslüman kardeşlerimden gördüğüm ensar yakınlığı, ensar kardeşliği, ensar dostluğunu her zaman görmüşümdür. Hayatımın en güzel ve en anlamlı duygularını ensar muhacir ilişkisinde yaşamışımdır. Hatta İstanbul’da ensar babam bile olmuştur. Benden desteklerini esirgemeyen Türkiyeli bir ablamın eşine ensar babam diye bakmışımdır. O abla ve ensar babam da bundan hiç rahatsız olmamışlar, bilakis çok memnun olmuşlardır. Beş yıldır da aynı durum devam etmektedir.

Geçen yazımızda kaldığımız yer, Almatı havaalanı idi. İstanbul’a doğru kutlu sefere yolcuyduk. Arkadaşlarımla birlikte bilmediğim, hiçbir tanıdığım olmayan bir ülkeye, Türkiye’ye yolculuk ediyorduk. Sonradan anlayacaktım ki bu yolculuk benim için bir dönüm noktası olacaktı.

Yolculuk -alhamdulillah- sıkıntısızdı, güzel geçti. Uçakta iken bulutları gördüm. Hayatımda ilk defa böyle yakından bulutları gördüğümde çok değişik hissettim. Allah’ın yarattığı şeyin ne kadar güzel, pamuk gibi olduğuna şahit oldum. Erken kalktığımızdan dolayı uyumak istiyordum; bir taraftan da dışarıdaki manzaraya bakmaktan gözümü alamıyordum ve güzelliği kaçırmak istemiyordum. Öylece bir gözüm kapalı bir gözüm açık İstanbul’a geldik. Birazdan ineceğiz anonsunu duyunca camdan dışarıya baktım. Yer kırmızı ve bordo arası bir renkti. Anlamış değilim. Türkiye kızıl topraklı yer mi, yoksa ormansız dağ mı diyerek düşünmeye başladım. Sanki coğrafyada Türkiye’nin özeli yeşillikti diye hatırlıyorum. Yaklaşınca bakıyorum ki bu kırmızılık evlerin çatısı imiş. Şaşırdım. Hepsi aynı renkli, kırmızı çatı. Çok ilginç geldi bana. Kazkistan’da böyle değil. Genelde çatılar beyazdır. Her ne ise. Uçak indi, park etti ve dışarı çıkıyoruz. Havaalanına otobüsle götürecekler. Uçağın merdivenlerinden inince hafif rüzgâr esti. Deniz kokulu rüzgârdı. Hava sıcak, güneşliydi. İndiğimizde Türk polis görevlileri de bizi hoşgeldiniz diyerek karşıladı. Hoş bir ortama geldiğimi şimdiden hissediyorum. İnsanlar merhametli ve yardımseverdi. İçimden “Galiba burası cennettir.” dedim. Pasaport kontrolünden problem çıkmadan geçtik. Valiz alma kısmına doğru gittik ve epeyce bekledik. O kadar çok beklemişiz ki arada nerdeyse yaklaşık bir hatta iki saat bile geçmiştir. Nihayet bagajlar geldi. Dışarı çıkıyoruz ve ben çok heyecanlıyım. Bizi kim karşılayacak, nasıl insanlar, davranışları ve bize yaklaşımları nasıl olacak, merak içindeyim. Yanımızda bizi Türkiye’ye davet eden Kular arkadaşım vardı. Belki biraz da onun rahatlığı bize güven veriyordu. Gerçi Kular pek çok şey anlatmıştı. Ama yine de tanımadığımız bir ülkeye geldiğimiz için biraz çekingendik.

Derken Kular işte Zeynep Abla diye bir genç kızı gösterdi. Yanında da iki tane bizden epeyce büyük erkek vardı. Yanlarına gittik. Çok samimi ve çok candan, sımsıkı bir hoşgeldiniz kucaklaması ve güler yüz, benim hiç unutamayacağım anlardan birinde gerçekleşiyordu.

Havaalanına bizi karşılamaya gelen ensar kardeşlerimiz: Vahap Hoca, Cevat Hoca ve Zeynep Abla idi. Birbirimizi daha önceden tanımadık ve görüşmedik. Ama gülümseyerek karşılayan Zeynep Abla -şimdiye kadar hala yanımdadır-, öyle samimi ve içten kucakladı ki hiç bırakmadı. O sıcaklığı hiç unutmayacağım. İsimlerini Vahap Hoca ve Cevat Hoca diye duyduğum insanlar karşımdaydı. Çok babacandılar. Her ikisinin de sanki kendi kızlarına kavuşmuş gibi gülen yüzleri ve kibar davranışları beni tamamen şaşırttı. Zeynep Abla öyle bir sarıldı ki, bu sarılma insanın tüm sıkıntısını, derdini ve problemini giderirdi. Öyle bir duygu aldım.

Kapalı olmadığımdan dolayı bizi karşılayan kişiler belki hoş karşılamaz düşüncesiyle uçakta iken çok endişe etmiştim. Çünkü Kular kapalıydı, fakat Meiramgül ve ben kapalı değildik. Ama bize akrabalarımızdan daha çok ilgi göstermişlerdi. Bu ilk tepki bizim için önemliydi. Kalbimizi kırmadan, bizi incitmeden davranışlarıyla örnek oldular.

Havaalanına üç kişi olarak geldiler dönüşte ise altı kişi olarak dönüyoruz. Sayımız iki katı oldu. İnşallah ileride de sayımız çoğalsın. Cevat Hoca, Zeynep Abla ve ben bir arabadayız. Vahap Hoca, Kular ve Meiramgül bir arabada. Yolda Cevat Hoca aynı anda hem ağabeylik hem şoförlük hem de rehberlik yaptı. Yolda anlatılan tarihi yerleri araba camından seyrediyordum. Çok değişik geldi. Mutluyum. Kazakistan’da herkesin tembih ve endişe ettiği korkuyu atlattım. Karşımda dünyanın güzel insanları bulunmaktadır. Kahvaltı yapmak için yolun üzerinde bir yemekhaneye girdik. Arkamızdan Vahap Hocalar da yetişti. Beraber yemek yiyoruz, tanışıyoruz. Onlar bize farklı geliyorlar biz onlara farklı geliyoruz ama bir noktada birleşiyoruz o da İslam’dır. Amacımız, yolumuz, gayemiz, hedeflediğimiz maksatlar aynıdır. Bizi doyuran Allah’a şükür ederek yemeğimizi bitirdik.

Ve yine yoldayız. İkamet edeceğimiz eve doğru gidiyoruz. Bahçelievler, benim sıcak evim, can evim. Beş senedir bu evde yaşamaktayım. İsmini ilk duyduğumda etrafta sadece ağaçlar göreceğim zannettim ama her taraf bina idi. Sonra öğrendim ki önceden burasının evleri bahçeli olduğu için bu ismi takmışlar. Ama yine de Bahçelievler’de insanlar güzeldi, çok yumuşaktı ve birbirlerini düşünüyorlardı. Sakin ve huzurlu bir ortamda yaşamaktaydı. Birbirlerine çok yakın inşa edilen evler beni şaşırttı. Çok yakın değil mi sizce. Penceremi açınca karşıma başka evden bakan kadın ya da erkek çıkıyor. İlk geldiğimde alışamamıştım ama şimdi ise evler arasındaki mesafe gayet normal geliyor. İlk geldiğimden itibaren Türkiye ve halkı beni şimdiye kadar hala şaşırtmaktaydı. Değişik gelen konuları başka sefere anlatacağım.

Şaşıra şaşıra eve de geldik. Vahap Hocalar arabada kaldı. Bizimle yukarı sadece Zeynep Abla çıktı. Sonra “Buyurun, hoş geldiniz.” diyerek tekrar sarıldı. Ve evde her şey olmasına rağmen yine de herhangi bir şeye ihtiyacınız olursa telefon edin, hemen geliriz dedi ve bizi dinlenelim diye yanımızdan ayrıldı. Evin içi çok genişti. Büyük salon, üç misafir odası, mutfak, üç balkon olan evde üç kişi kalacaktık. Kular, Meiramgül ile bana evi gezdirdi. Mevcut olan üç misafir odasına üçümüz yerleştik. Evin içinde ihtiyaç duyulan her şey vardı. Valizimizden eşyalarımızı çıkarıp biraz dinlenelim dedik. Kular uyudu. Yorgun olmamıza rağmen Meiramgül’le benim uykumuz kaçtı. Bir türlü uyuyamıyoruz. İlk defa yurt dışına çıkmış olduğumuzdan dolayı olabilir. Tabi öğlen vaktidir. Dışarıdan gelen sesler bize tuhaf daha doğrusu ilginç geliyordu. Bağıran adamların sözlerini anlamaya çalışıyorduk. Bir türlü çıkaramadık. Şimdi anlıyorum hurdacı, eskici, patates soğan diye bağırıyorlardı. Özellikle sütçüüüüü deyip bağırması değişikti. Özellikle ü’yü bayağı uzatıyordu. Diyordum kendime nedir bunun sattığı? Meğerse sütmüş.

Meiramgül ile benim ilk gün yaşadığımız komik bir olay var. Evin yanındaki camiden bir ses geldi. Ezan okunuyor diye hemen abdestimizi aldık ve namaza durduk. On beş dakika sonra yine camiden bir ses geldi. Şaşkın bir şekilde birbirimize baktık ve dedik ki “Bu ne?” Yoksa burada iki ezan mı okunuyor, maşallah. Biri uyarı diğeri ise çağrı diye yorumlar yapmaya başladık. Sonra ne öğrendik? İlk duyulan ses ezan değil camide cenaze için okunan sela imiş. İkinci kez gelen ses ise ezan sesiymiş. Bir güldük bir güldük ki sormayın. Sonra cahil olduğumuzdan dolayı ağladık. Öyle ki ilk günümde yaşadığım bu durumu hiç unutmam. Sonraları ezan ile selayı ayırt edebilir hale geldim.

Nereden bilelim biz Kazkistan’da her gün ezan duymuyorduk ki. Duyulmuyordu. Ezan okunuyor ama caminin azlığından ve aralarındaki mesafelerin uzaklığından duyma şansımız yoktu. Ama burada duymama şansımız yok diyebilirim. Nerede olursam olayım her yerde ezan sesi duyuyorum. İster evde, ister dışarıda, ister markette, ister okulda, ister kütüphanede, ister iş yerinde, saymakla bitmez. Bir de çok ilginçtir, bizim evin etrafında nerdeyse ondan fazla cami bulunmakta. Sadece bizim tarafta değil neredeyse İstanbul’da her adımda bir cami var. Namazı kaçırmanın mümkünatı yok. Cemaate bile yetişmeye fırsat var. Bir Müslüman bundan daha fazla ne ister. Diyorum ki burası cennettir. Kazakistan’da ise evin etrafında kaç cami olduğunu değil bütün köye bir cami olduğunu söylersem gözlerinize yaş gelir mi? Burası Müslümanlar için bir rahmet ve bereket, bir sözle sevap kazanmaya büyük bir fırsattır.

Cami derken aklıma camiye gelenler geldi. Türkiye’de camileri yaşlılar doldurmakta. Yani benim gördüğüm, hatta sadece ben değil, Kazakistan’dan gelen kim varsa herkes bunu söylemekte. Kazakistan’ın camileri az ama içi gençlerle dolu, yaşlı dede nineyi çok nadir görürsün, bazı camilerde hiç görmezsin. Belki onlar Sovyet’ten kalmış bir etkidir. Şu an en yaşlı imamın yaşı 35 civarında olarak biliyorum. Burada genç yok demiyorum, büyük camilere geliyorlar alhamdulillah. Ben sadece dışarıdan, yani Türk gözüyle değil yabancı birisinin fark ettiği görünüşü genel olarak söylemekteyim. Yoksa kötü amaçla yorumlamadım.

Şu bu derken ilk günümüz geçti. Beraber yediğimiz akşam yemeğinde tanışma faslı oldu. Çünkü Kular’ı çok yakın tanımıyorum, Meiramgül ile daha dün görüştük, tanıştık. Rabbim kardeşliğimizi daim etsin. Sohbet ederek hoş vakit geçirdik. O zaman ne evde ne telefonda internet yoktu. Kazakistan telefon numarasıyla mesaj yazdık sağ salim ulaştık diye. Sonraki günlerimizde anne babamızla özel kart satın alarak dışarıda telefon kulübelerinden görüşüyorduk. Şimdi ise akıllı telefonlarla hem mesaj hem sesli, hem videolu aramalar yapılabiliyor. O gece İstanbul’da serin, hoş bir hava esiyordu, penceremiz açık uykuya daldık…

İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, Allah katında en büyük dereceye sahiptirler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır. (Tevbe / 20.)

Allah bu ayette zikredilen dereceye ulaşmamıza nasip etsin inşallah. 11 Eylül, Meiramgül ve benim için neden önemli bir gün oldu, Cevat Hoca niçin bizi görünce selam vermedi, İslam ilimleri öğreneceğimiz kursta kim bizi karşıladı, gelecek sayıda konuşuruz.

 

 

                                                                                   Devamı bir sonraki sayımızda…

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder