Genç Öncüler Dergisi Müslüman Tutsaklar Özel Sayısı: Ramazan Kayan ile Röportaj

Genç Öncüler Dergisi Müslüman Tutsaklar Özel Sayısı: Ramazan Kayan ile Röportaj

Gündem Şub 23, 2015 0 Yorum

“Allah’tan bela, musibet istenmez; ama ne zamanki
başımıza geldi o zaman da en güzel şekilde sınavımızı
vermek için gayret ederiz.”

Ramazan Kayan İle Röportaj

Abdullah Yasin TOK

İslami kimliğe sahip olduğu için ceza alan Müslümanların İslami mücadeledeki konumları nelerdir?

Bismillahirrahmanirrahim, önce söze İslami kimlik ve İslami mücadeleden başlamak lazım. İslami kim-liğin en önemli özelliklerinden biri muhalif bir kimlik olmasıdır. Özellikle İslam’ın hâkim olmadığı sis-temlerde İslami kimlik, İslami duruşunun gereği olarak mevcut olan İslam dışı sistemlere, otoritelere, paradigmaya karşı, inancının kendine yüklediği muhalif çizgiyi sürdürmeli. Tabii bu durumda statüko, İslami kimliği ve İslami hareketi kendisi için tehlikeli görerek, onu etkisizleştirmek için baskıcı tutumunu sürdürür. O baskılar karşısında İslami mücadeleden yana olanlar ya baskılara boyun eğecekler ya da tüm zorluklara rağmen çizgilerini sürdürecekler. Çizgilerini sürdürme durumunda da statükonun başvurduğu en önemli yollarda biri taciz etme, takip etme ve sonucunda tutuklama ki bu ülkede özellikle biz bunun onlarca yüzlerce örneğine tanıklık ettik. Toplu tutuklamalar, tacizler, işkenceler, baskılar, tehcirler yıllar yılı bu ülke insanının maruz kaldığı zulümlerdir. Ve en çok da İslami kimliğini net bir şekilde ortaya koyanların… Ancak İslami kimlik derken özellikle şunun altını çizmek lazım: İslam’ı bir hayat biçimi, düzeni olarak kabul eden ve topyekûn İslam’ı hayatına hâkim kılma mücadelesi verenler ile ilgili bu sorunlar. Yoksa Sünni İslam’ın siyasal boyutunu, ahkâm boyutunu, cihadi boyutunu, direniş boyutunu gündeme getirmeden; muhalif duruşunu ortaya koymadan bireysel bazda İslam’ı yaşamakta belki diyebilir ki sıkıntı çekmedik. Burada deminde ifade ettiğim gibi bütünselliği içerisinde İslam’ı kabul eden ve onu hayata hâkim kılma mücadelesi verenler bu türden zorluklarla, engellerle karşı karşıya kalmışlardır. Ve hâlâ bu ülkede bedel ödeyenler vardır. Tek suçları Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “Rabbimiz Allah’tır!” demeleri. “Rabbimiz Allah’tır!” tabirini şu şekilde açıklamak lazım: Allahın hâkimiyetini esas almak. Siyasette “Hüküm Allahın’dır!”, ekonomide “Mülk Allahın’dır!”, kültürde “Söz Allahın’dır!” gerçeğinden hareketle hayatı, mücadeleyi anlamlandıranlar böyle bir tehlike altındadır. Dolayısıyla İslami kimlik aynı zamanda bedel ödemeyi, bu işin çilesini cefasını çekmeyi gerektiriyor ve bugün bu bedelleri ödeyenler aynı zamanda İslami hareketin öncü kadroları olmuşlardır. Bu öncü kadrolar zamana olan şahitliklerini bunun üstüne sürdürmektedirler. Bu zorlu süreçten geçenler gerçekten Müslümanlar tarafında da önder, öncü, özne olma noktasında hak ettikleri yeri alıyorlar. Yani Müslümanların bedel ödeyenleri takdir etmede, haklarını vermede gerekli hassasiyeti taşıdıklarını söyleyebiliriz. Bu bir imtihan dünyası ve herkes verdiği imtihanla Müslümanlar nezdinde hak ettiği yeri alır. Yoksa bu iş atamayla seçimle olacak bir iş değildir. Bu fiili mücadele sürecinde insanlar kapa-sitelerine göre tahammüllerine, sebatlarına, metanetlerine, cesaretlerine ve ilkeli duruşlarına göre neyi hak etmişlerse ümmet bunu takdir eder ve onlara hakkettikleri konumu biçer. Bunun şu ana kadarki tarih akışı içerisinde de böyle olduğunu gördük. Dökülenler olduğu gibi, çetin süreçleri alnının akıyla çıkanlar oldu. Nitekim cezaevi süreçlerinde de yılgınlık göstermeyen, çözülmeyen, korkularına esir düşmeyen, İslam’ın izzetini temsil edebilen, vakur duruşunu en zor şartlarda sürdürebilen yiğit Müslüman kadrolar yetişti. Cezaevleri zaman zaman birer mektebe dönüştü diyebiliriz.

İslami kimliğe sahip olduğu için “ceza”landırılanlara karşı diğer Müslümanla-rın sorumlulukları nelerdir?

Mücadele bir bütündür. Herkes farklı yerlerde sınavını verir. Kimi cezaevinde sınavını verirken, kimileri için de bürokraside, akademide yahut işte, piyasada bekleyen farklı imtihan süreçleri vardır. Dolayısıyla herkesin aynı imtihanı vermesi beklenemez. Bu sünnetullaha da çok uygun değildir. Yani, herkesin cezaevi sürecinden geçmesi gerekir gibi bir yaklaşımda bulunmak doğru değildir. Allah’tan bela, musibet istenmez; ama ne zamanki başımıza geldi o zaman da en güzel şekilde sınavımızı vermek için gayret ederiz. O zorlu süreçlerde tabii ki cezaevi dışındaki Müslümanların içerdekilere karşı ciddi sorumlulukları vardır. Bunu sadece Türkiye için de düşünmüyorum. İşte dün Mısır’da Rabia’da ciddi bir direniş ortaya koyan Müslümanlar bugün aynı direnişi cezaevlerinde ortaya koyuyorlar. Bu durumda dünya Müslümanlarının Mısır’daki cezaevlerinde sürdürülen o direnişi sahiplenmeleri lazım, gündeme getirmeleri lazım. Gazze de onurlu bir direnişe tanıklık ettik ve bugün İsrail zindanlarında binlerce kardeşimiz yine dik duruşunu sürdürüyor, İslam’ın onurunu taşıyor. Haliyle sadece Gazze’nin yetimlerini, açlarını, dullarını değil; cezaevlerinin zor şartlarında eğilmeden bükülmeden davayı temsil eden kardeşlerimizi de gündemde tutmamız lazım. Biraz da mücadelenin bereketi buradan kaynaklanıyor. Nitekim Rasulullah (sav) nasıl ki kendisine vahiy gelmeden önce Hira’da belli bir kıvama, ruhi bir dinginliğe ulaştıysa, cezaevlerinin de sanki bizim Hiramız gibi ruhumuzun demleneceği, zihnimizin netleşeceği, okumalarımızın derinleşeceği ve kalp dünyamızın zenginleşeceği mekteplere dönüştüğünü biliriz. Cezaevlerinde bulunanlara karşı kanaatimce en önemli sorumluluğumuz onların yıllarca verdiği mücadeleyi devam ettirmektir. Yani onlara, “Ben ceza evinde bedel ödüyorum ama elhamdulillah uğrunda bedel ödediğim dava yürüyor” dedirtebilmektir. Hatta şehitlerimizin müsterih olabilmesi için yıllarca uğrunda verdikleri o hak davanın kendilerinden sonraki kuşaklar tarafından devam ettirilmesidir. Bu bakımdan bunu önceleyeceğiz. Diğer türlü insani ihtiyaçlarda; çocukları, hanımları onların bir emaneti olarak göreceğiz çünkü cezaevlerindeki insanlar kadar birinci derecedeki akrabaları da çile çekiyor. Çocuklar esas bedeli ödüyor, eşler bu anlamda çok zorluklar yaşıyor. Onların maruz kalabilecekleri sıkıntıları gidermeye yönelik girişimleri geciktirmemek gerekir.

Peki, Müslümanlar bu sorumluluklarını şu ana kadar ne ölçüde yerine getirebildi?

Dışarıdaki Müslümanların hepsini aynı kefeye koymamız doğru değil, toptancı bir yaklaşımla tasnif etmek de doğru değil. Cezaevi dışındaki Müslümanlar içinde çok imtihanını güzellikle verenler olduğu gibi, kardeşlerini unutanlar da oldu. Haliyle bu bilinci yaygınlaştırmamız gerekiyor. Unutursan unutulursun noktasına dikkat çekmek gerekiyor. Yani bugün eğer siz hatırlanması gerekeni hatırlamaz iseniz yarın siz de hatırlanmazsınız. Siz bugün Allah’ın mazlum kullarını unutursanız yarın Allah katında unutulanlardan, mahrum kalanlardan olursunuz. Ben isterdim ki bu duyarlılık daha üst düzeylerde olsun. Şu an mesela Sivas davası sanıkları hala 20 yılı aşkın süredir cezaevindeler. Adeta unutuldular, terk edildiler. Yeni ideolojik hareketlerle ilgili açılmayan dava kalmadı. Ama Sivas davası mağdurları ile ilgili ne sivillerde ne de siyasilerde ciddi bir girişimin olmadığını görmekteyiz. Yani düşününki bir insan 20 yıldır cezaevinde. Bunlar tamamen o günün şartlarının neticesinde kurban seçilmiş olan insanlar. Hiçbir suçları ispatlanmamış ve Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda ceza yağdıran İstiklal Mahkemeleri’nin yeni bir versiyonu gibi davranan siyasi yargı tarafından mağdur edilmişlerdir. İslami hareket davasıyla ilgili hâlâ cezaevinde olan kardeşlerimiz üzerinden bu kadar yıl geçmiş. Onlarla ilgili de hâlâ yapılan bir şey yok. Güya yeni Türkiye’den bahsediyoruz. Ama eski Türkiye’den arta kalan mağdurların mahkûmiyeti devam ediyor. Bununla ilgili hem siyasi iradeye düşen ciddi sorumluluklar var, hem de sivil toplum örgütlerine çok önemli görevler var. İslami medyaya çok iş düşüyor. Fakat bunun yeterince gündeme getirildiğini söyleyemeyiz. Bu konuda hâlâ kendi haline terk edilmiş unutulmuş, sayıları önemsiz olsa da az olmayan bir sürü insan var.
Yine mesela Hizbu’t-Tahrir’e yönelik sürekli operasyonlar oldu, hiçbir silahlı eylemleri olmadığı halde. Ama birileri onları suçlu sandalyesine oturttuğu için aralıklarla operasyon yapılıyor. İlgili ilgisiz birçok insan el-Kaide suçlamasıyla içeri alınıp, cezaevlerinde çürütülüyor. Altı ay, bir yıl alıkonulup davası beraatle sonuçlanan insanların mağduriyetleri nasıl giderilecek bilinmiyor. Bu konuda hukukçularımı-za büyük iş düşüyor. Karakolda, savcılıkta, mahkemede haklarını nasıl arayacakları, nasıl bir tutum takınmaları gerektiği, nerede daha çok mağdur kalabilecekleriyle ilgili Müslümanların bilinçlendiril-mesi gerekiyor. Yasal mücadele zemininde yeterli bir bilincin var olmadığını ifade edebilirim. Bütün İslami yapılar Mazlumder ve Özgür-Der gibi, bu konuyla ilgili özel çalışmalar yapmalı. Çünkü öyle bir ülkede yaşıyoruz ki yarın ne olacağını kestirmek çok zor. Haliyle her an temkinli olmalıyız. 17-25 Ara-lık’ta Türkiye direkten döndü, başbakandan tut bilmem kime varıncaya kadar. Dönemin başbakanı için böyle bir risk varsa bizim için riskin boyutlarını çok daha fazladır.

Sivas davasından 20 yılı aşkın süredir Müslümanlar cezaevinde. Bunun taşralarda etkileri daha büyük oluyor diyebilir miyiz?

Evet, daha büyük oluyor diyebiliriz. Özellikle İstanbul, Ankara gibi yerlerin ne de olsa medyada sesini duyurabilme şansı kısmen var. Tecrübeli hukukçular ve STK’lar buralarda sesleri duyurabilme imkânı tanıyor. Ancak Anadolu’ya gittikçe polis devleti daha da güçleniyor, eski alışkanlıklar daha da şiddet-leniyor. Küçük yerleşim birimlerinde, hele ki jandarma bölgelerinde bu dediğim şeylerin çok daha şedit bir şekilde devam ettiğini söyleyebiliriz. Bu süreçleri bizatihi yaşadık arkadaşlarımızla, o süre zarfında Doğu’da bulunuyorduk; Malatya’daydık. Bir örnek veriyim: 28 Şubat sürecinde özellikle büyük şehirlerde başörtü yasağına protesto gösterilerinde 2911 sayılı yasayla işlem yapılırdı ki bu şekilde insanlar muhalefetten 1-2 gün karakolda tutulup bırakılırdı. Aynı eylem, Malatya’da İnönü Üniversitesi’ne emekli General Ömer Şarlak rektör olarak geldiğinde iki bin beş yüz tane başörtülü kızın öğrenim hayatına son verdi. Bunun üzerine Malatyalı Müslümanlar Cuma namazından sonra başörtü mağdurlarına destek gösterisi yaptı. Türkiye’nin diğer yerlerinde polis sadece gösteri yerini dağıtmakla yetinirken Malatya’daki eylemlerde eyleme katılanlarda şiddet, silah, sabıka kaydı, hasar olmamasına rağmen 52 kişi idamla yargılandık. 146. Maddeden savcı dava açtı. 146. Madde o zaman şunu içeriyordu: devlete toplu başkaldırı. Tabii o zamanki cezası idam idi. Avrupa’ya uyum yasaları çerçevesinde idam kaldırılınca müebbetle yargılanmış olduk. Yüzlerce kardeşimiz cezaevlerinde çürütüldü. Yüzlerce diyorum, hâlâ o davadan cezaevinde yatan kardeşim var, Bursa cezaevinde Nurettin Kayan. Dediğimiz gibi doğu ile batı arasında fark bu, Malatya pilot bölge seçildi. Ve İslami çalışmaları sindirmek için Malatya üzerinden tüm Türkiye’ye gözdağı verilmek istendi. Bu şekilde 15 ay cezaevinde kaldım. 8 yıl bilfiil cezaevinde yatan kardeşlerimiz oldu. Bu da doğudaki hukukla batıdaki hukuk arasındaki uçurumun nasıl olduğunu gösteriyor.

Kardeşiniz ( Nurettin Kayan) neden ceza aldı?

Bahsettiğim Malatya’daki başörtü eyleminde 28 Şubat sürencinde o eylemleri organize edenleri bir örgüt olarak yargıladılar. O örgütün dini lideri olarak bizi tutuklamışlardı. Cezaevinde de 15 ay kalmış-tık. Kardeşim o sıra Bursa’da bulunuyordu. Kardeşime isnad edilen suç, örgütün dini liderine yardım ve yataklık etmek. Kardeşimin beni evinde barındırmış olması suç teşkil etti. 3 yıl 9 ay ceza aldı. Cezası Yargıtay’da geç onandığı için hâlâ bitmedi. Güya ben örgüt lideriyim halbuki, ben sonradan beraat etmişim. Çünkü ispatlanmamış olan bir şey, ama mağduriyet devam ediyor. Türkiye’de böyle hukuk garabetleri var, hukuk adına cinayetler var, adalet adına işlenen cinayetler. Bu da 28 Şubat zihniyetinin hâlâ devam ettiğini gösteriyor. Kimileri 28 Şubat bitti dese bile, fiiller çok da bittiğini göstermiyor. Ortalık tozpembe değil. Samimi bir şekilde bu hukuksuzlukları, zulümleri gidermek için çırpınan çalışan siyasi irade var. Ama Türkiye’de yapılacak çok iş var, bugün yarın bitecek gibi görünmüyor.

28 Şubat’ta Müslümanlar genel anlamda neler yaşadı?

Türkiye Cumhuriyeti’nin laik, Kemalist, despot bir yapısı var. Baştan beri halka rağmen bir devlet kurulmaya çalışıldı. Batılılaşmak adına özellikle halkın inancına ve değerlerine çok şiddetli baskılar var. Siyasi yönetimler bunda yetersiz kalınca belli periyotlarla ordu devreye giriyor. 28 Şubat da post-modern bir darbe olarak yine halkı tek tipleştirme noktasında devlete bir müdahaledir. Özellikle İslami kesimleri… 28 Şubat sürecinde Türkiye’deki İslami hareketlerin siyasal, sosyal, kültürel zeminde etkinliğini budama, İslam’ı önce sınırlama, olmadı kısırlaştırma ve temelde silme politikaları güdüldü. Batı çalışma kurumu bu anlamda epey hazırlıklı bir şekilde devreye girdi. İslami yapıları besleyen tüm damarlar tek tek kesildi. İmam hatiplerin kapatılmalarından okullarda başörtü yasağına, kesilen kurbanların derilerinden Kur’an kursularına kadar, her şeye yönelik yasakçı despot baskıcı politikalar uygulandı ve bu anlamda çok ciddi mağduriyetler oldu. Haksız yere cezaevlerinde çürütülenler oldu. Sadece bizim davada haksız yere 300 den fazla insan yargılandı cezaevlerinde bekletildi. Birçok mağduriyetler peş peşe devam etti, ediyor. Vakıflarımız derneklerimiz dergilerimiz işyerlerimiz ciddi bir şekilde tahribata uğradılar. Size şunu ifade edeyim: Bizimle ilgili dosyayı açıp baktığımızda Malatyalılar örgütü suçlamasında istihbaratın bizim ile ilgili raporu şu: Bu yapının Türkiye’de herhangi bir suç unsuru oluşturacak eylemine rastlanmamıştır ama ileride suç işleme potansiyeline sahiptir.” Olasılık örgütü diye bir şey ortaya çıkmış oldu yani. Bu ülke bunları gördü bunları yaşadı. Ve bunları yapanlar dışarıdayken, mağdurlar hâlâ içeride olabiliyor. İşte bu da hukuk devleti söylemlerinin ne kadar boşlukta kaldığının göstergesidir. Diğer verdiğim örneklerde de göründüğü gibi özellikle bu işin biraz temelli olması için laik Kemalist sistemin temel paradigmasının yeniden ele alınması lazım. Böylece halkın inancını, İslami değerlerini, hassasiyetlerini göz önüne alacak yeni bir anayasa kaçınılmaz oluyor.. İnsanca yaşamı öne çıkaracak sıfırdan bir anayasa… Ceza hukuku da ona göre gözden geçirilmeli, yargı sistemi de. Ve tüm şu ana kadar olup biten birçok çelişkili şeylerden, bu halkı inancıyla yabancılaştıran tüm baskıcı şeylerden vazgeçilmesi lazım. İnsanların fıtratına dönmeleri gerekir ve ben yaratılış amacına uygun yaşamak istiyorum. Bunun önündeki tüm engellerin bertaraf edilmesi gerekir ve en büyük engel Kemalist zihniyettir, laik despot tahakkümcü resmi ideolojidir.

Günümüzdeki Müslümanların bu ideolojilere karşı bakış acısı ne olmalıdır?

Bu ideoloji zaten baştan beri inhitatını doldurmuştur. İnsanımızı sıkan, dar gelen bu kalıplardan kur-tulmak lazımdır. Bizim o cendereye sıkışmışlıktan kurtulmamız, düzene uygun kafalar yetiştiren sis-temi terk etmemiz lazım. İnsan, insan olarak kalmalı, fıtratına göre hareket etmeli ve inandığı değer-lere göre bir yaşam biçimi canlandırmalı. Artık devletin toplumu terbiye etmekten vazgeçmesi gere-kir. Hizmet edecek bir devlet lazım. Küçültülmüş bir devlet, her şeye müdahale eden baskıcı bir devlet değil. Bu anlamda özgürlüğün önündeki tüm engellerin kaldırılması gerekir. Devlet sorun çıktığını zaman hakem pozisyonunda olmalı, hadim devlet olmalı, hâkim devlet değil. Bu da kendiliğinden olmuyor. Toplumun bilinçlenmesiyle, hak talebiyle devletin geri adım atmasıyla olur. Yoksa kendiliğinden devlet bu reflekslerden kolay kolay vazgeçmez. Neden? Ortada büyük bir rant var. Büyük bir saltanat var ve halkın üzerinden elde edilen müthiş bir çıkar ve çıkar ilişkisi var. Siyasi ve askeri vesayetin son bulması için sivil iradenin güçlenmesi lazım. Yıllarca askeri vesayetlerden çektik. İleride bu siyasi bir vesayet olarak karşımıza çıkarsa yine bizim için yıkım olacaktır, yine bizim özgürlüklerimiz kısıtlanacaktır. Siyasi iradenin güçlenmesi ve en önemlisi örgütlenmesi gerekir. Örgütlenmeden özgürleşemezsiniz, örgütlenmeden önünüz açılmıyor, örgütlenmeden özgüven de kazanamıyoruz. Şu an örgütlü bir sessizlikle karşı karşıyayız. İşte bu sessizliğin ses bulması gerek. Hak talebi noktasında ısrarcı olmak gerek. Bu bakımdan insanların sinmişlikten, sönüklükten kurtulması gerekiyor. Bu ruhu ve aksiyonu da İslam’dan beslenerek alabilir. Haklı direniş bilincinin menşei, mebdei İslam’dır. Bu toplum zaten kendini İslam’a nisbet eden bir toplum. İslam’ı bir yaşam biçimi olarak kuşandığı zaman, hak arayışında da daha cesur adımlar atma dirayetini kuşanmış olacaktır.

Cezaevlerindeki 28 Şubat mağdurları için şu ana kadar ne yapmalıydık ve şu anda neler yapmalıyız?

Biraz önce de ifade ettiğim gibi köklü değişimler lazım. Böyle pansuman tedbirlerle olmuyor, torba yasalarla bu iş çözülmüyor. Anayasanın toptan değişmesi lazım. Ceza yasalarının ceza infaz yasalarının topyekûn değişmesi lazım. Şu anda özellikle devlet PKK ile çok ciddi şeylerin barış sürecinde pazarlığını yaparken, o pazarlıkta bizler yokuz. Sadece bu anlamda PKK, eli güçlü olduğu için bir takım şeyler dayatabiliyor. Ama biz İslami kesim olarak bu anlamda yeterince muhatap bile alınmıyoruz. Bu yüzden dağınık olan İslami yapıların güç birliğine girmeleri lazım ve bu konuda hak taleplerinin daha üst mercilerde değerlendirilmeleri lazım. İslami medya, STK’larımız cemaatlerimiz, tarikatlarımız “Bugün benim bir mağduriyetim yok.” anlayışıyla hareket etmemeli. Dolayısıyla bütüncül bakmak lazım illa ateşin bizim üzerimize düşmesini beklememek lazım. Komşuda bir ateş varsa bizim de yüreğimiz yanmalı. Farklı ideolojilerden olabilir, farklı dinlerden olabilir, nerede mağduriyet ve mahrumiyet varsa biz orada olmalıyız. Zaten zorba güçler de düşman olarak belirledikleri kitleyi küçültüp atomize ederek etkisizleştirme yoluna gidiyorlar. Bu anlamda küresel zulme karşı küresel bir intifada ruhunu yeni nesillerle paylaşmamız lazım.

28 Şubat’ın Müslümanlar önünde oluşturduğu handikaplar nelerdir?

Toplumda maalesef bir hafızasızlıktan bahsediliyor. Gündemler o kadar hızlı değişiyor ki bugün üni-versiteli bir gence, bir liseliye sorsak 28 Şubat hakkında en ufak bir bilgisi yok. Halbuki bunu çeken onun ailesi. Anne ve babaları bunu çocuklarına anlatmamış, öğretmenler öğrencileriyle, cami imamı cemaati ile paylaşmamış. Şimdi çıkan gençliğe bakıyoruz sanki öyle bir facia yaşanmamış gibi! Özellik-le bu gezi olaylarına katılan insanların yaş ortalaması 20-25. Onlara 28 Şubat’ı sorsan hiçbiri bilmez. Yani kendinden önceki kuşağın neler yaşadığından bihaber, orada bir ağaç için Türkiye’yi havaya kaldırıyorlar. Kuşaklar arasındaki bu kopuş hayra alamet değil, bu bilinç kırılması yaşanırsa özellikle geçmişle ilgili hafızalar silinirse yeni tuzaklar, senaryolarla karşılaşılırsa savunmasız yakalanıp tavır alma noktasında sıkıntı yaşanır. Tarihin tekerrürü de bundan ötürü oluyor. Alabildiğine rehavet ve atalet ortamında, yeni gelebilecek o şiddet zülüm karşısında tedbirsiz kalınır. Bir diğer husus; bizzat 28 Şubat’ta bedel ödemiş, acısını çekmiş insanlara bile bakıyorsunuz ki sanki o acıları yaşayan kendisi değilmiş gibi rehavete kapılabilmiş. O halde 28 Şubat özellikle şunu yapmak istemiştir: Bizleri hafızasızlaştırmak, iradesizleştirmek, itibarsızlaştırmak ve iktidarsızlaştırmak. Bunların çoğunda başarılı oldu. Şimdi hafızasız bir nesil ortaya çıktı. İradesiz bir kuşak ortaya çıktı. İtibarsız, onuru yerle bir edilmiş bir nesil ortaya çıktı. Bizim özellikle hafızamızı korumamız, irademizi güçlendirmemiz, itibarımıza sahip çıkmamız, iktidar noktasında da kararlı olmamız gerekiyor.

Müslümanların on iki yıllık iktidarında halkın 28 Şubat’a bakış açısı değişmiş midir?

Son 12 yıldır 28 Şubat’la yüzleşme açısında adımlar atıldı ama bunlar da, dediğim gibi, kırık dökük, yüzeysel. Cüzi ya da lokalci. Eğer köklü bir anayasa değişikliğine gidilirse, 28 Şubat ve türevleri tüm uygulamalara yönelik kökten bir tutum takınılırsa, o zaman sadra şifa olacak şeyler gerçekleşir diyebilirim. Ama şu an çok yetersiz.

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder