Dostlar Beni Hatırlasın; “Aşık Veysel”

Kültür-Sanat Eki 25, 2016 1 Yorum

Cuma Ertaş

 img_8389

Ağır ağır önümden geçti deve kervanı    

 Bir kenarda göründü beldenin viran hanı     

                                                                  ( F. Nafiz Çamlıbel)

 

1894… Güz ayları. Bir ses bir gıcırtı ki açıldıkça kapı tek tek çekiyor yolcularını. Acı acı bebek ağıtları susturamıyor bu handa kulaklara fısıldanan ezanı.  Veysel… Veysel… Veysel…

Dünya’ya geldiğim anda

Yürüdüm aynı zamanda

İki kapılı bir handa

Gidiyorum gündüz gece

 

Kör gözleri karşısında gören gözlerimizin kifayetsiz kaldığı yüce kişilik. Dünya denen viran hanın kapısını aralarken çıkacağı kapıdan da gönül gözünü ayırmayan bir Anadolu insanı. Yamalı ceketinin tozunu taşranın toprağından kapmış, sazına gözünü vermiş, yırtık çarıklarıyla menzile gündüz gece giden bir yol arkadaşı… Aşık Veysel Şatıroğlu.

Sivas’a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyü’nde bir çiftçi ailesi olan Ahmet ile Gülizar’dan dünyaya gelir o. Doğduğu vakitlerde o yöreyi esir alan çiçek hastalığı Veysel’den önce iki kardeşinin hayatına son verdiği gibi onun da gözlerini kör eder. Bir gözünü tam anlamıyla yitirmemişken babasının elindeki değneğin kazayla gözüne çarpması sonucu ondaki görme duyusunu külliyen elinden almıştır. Vahim bir hale düşen Veysel’in hayata tutunacak tek dalı babasının ona hediye ettiği sazı olmuştur. Babasıyla kadim dostluğu bulunan Çamışıhlı Ali Ağa’dan saz dersleri alır ve böylece Aşıklık yolunda ilk adımını da atmış olur Veysel. Karanlıklar içinde büyüyen bir genç olmanın nasıl bedbaht bir durum olduğunu anlatmaya onun sözü yeter ne de sazı. Birde içinde sakladığı bir yarası vardır ki işte bu her vatan evladının içini deler. Askere gidemeyecektir ve şöyle seslenir.

Ne yazık ki bana olmadı kısmet                                            

Düşmanı denize dökerken millet

Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet

Kılıç vurmak için düşman başına.

 

Bugünler müyesser olsaydı bana

Minnet etmez idim bir kaşık kana

Mukadder harici gelmez meydana

Neler geldi bu Veysel’in başına.

Bunca zor vakitler içinden geçen Veysel için annesi bir yol arkadaşı bulmak ister. Onu evlendirecek bu sayede ona bir mutluluk kapısı açılacaktır. Hani garip olmanın hüzünlü yanı budur ya tatmadığın acı kalmaz. Yine öyle olur. Esma adında bir kızla evlenir hemen ardı sırada da bir erkek bir kızları olur. Artık hayata umutla bakan Veysel daha sağlam basar yere ta ki on günlük evladı annesin kucağında ölene kadar. İnsan bazen kederle öyle sarmaş dolaş olur ki yeter diyecek olsa bir hançer daha yer en umulmadık yerden. Annesini kısa zaman sonra da babasını kaybeder. Ve şunu da hemen belirtmeliyim ki dostlar anne bir evladın ayakları baba ise sırt dayanağıdır. Ardında kalan bir de körse varın siz hesap edin gerisini. Böyle de olsa hayat Veysel için devam eder. Bağ bahçe işlerine karışır artık biraz olsun acılarını unutmaya başlamıştır. İşlere yardım etsin diye de eve bir hizmetkâr tutulur ama en büyük acıyı da o yaşatacaktır bizim garibe. Hizmet etsin diye alınan kişi Esma ile gizliden aklınca aşk yaşamaya başlar. Ekmeğini yediği adamın sırtından bıçaklamaktan başka hiçbir şey değildir. Bu şekilde sürer münasebetleri. Yine bir gece Veysel yatağa karısıyla birlikte girer. Gecenin o sinsi sessizliği çökmüşken her yana karısı uyanır yavaşça iner yataktan artık kaçacaktır evin işçisine. Usulca giyer üstünü bohçasını da sırtına alır sonra çıkar gider evden… Bu gitmelerin en şaşılacak tarafı da hiç gitmeyecek gibi gelenlerin gitmesidir. Evet, Esma da kendisini Veysel’den kopararak değil adeta yırtarak gider. Kaçtığı o hain işçiyle ormanların arasında soluk soluğa koşarken birden Esma ayakkabısında bir şeyin olduğunu hisseder, hemen bir kenarda ayakkabısını çıkarır.  İçinden çıkanlar her ikisini de damdan düşmüşe döndürecektir. Bir tomar para ve küçük bir not düşer eline. Yazılanlar Esma’nın kanını dondurduğu gibi, bizleri de okuyunca hayrete düşürecek cinstendir. Veysel vefasız karısına şöyle seslenir: Beni giydirdin, kuşattın. Aşımı pişirip önüme koydun. Kör gözlerime ışık oldun. Kahrımı çok çektin hakkını helal et. Vardığın yerde zor duruma düşmeyesin diye bu parayı koydum. Ananın ak sütü gibi helaldir. Ve altına şu notu da ekler

“ Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa”

Ah! Ah! Nerde yoğurttun bu alçak gönüllüğün mayasını Veysel? Hangi dağın gövdesine salıverdin de içini bir ah bile etmedin vefasızın arkasından?  Gönlü sıradağlar heybetinde olanın gam fırtınaları da öyle hafif falan olmuyor. Rabbim derdin büyüğünü yine sabrın ne olduğunu çok iyi bilen kullara bahşediyor. Veysel’in sırtına bu yükte ağır lakin kaldırılmaz değil. Allah bunu çok iyi biliyor.

Güzelliğin on par’etmez

Bu bendeki aşk olmasa

Eğlenecek yer bulaman

Gönlümdeki köşk olmasa

 

Kim okurdu kim yazardı

Bu düğümü kim çözerdi

Koyun kurt ile gezerdi

Fikir başka başk’olmasa

 

Her kışın bir baharı, her sonunda bir başlangıcı vardır elbette. Buhranlı günler içinde hayata dair bir umudu bir tutunacak dalı kalmayan Veysel içinde muhakkak ki yüzünde güller açacağı vakitler yakındır. Öyle de olur zaten. Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları Halk Şairlerini Koruma Derneği’ni kurarlar. Kurulan derneğin adı altında ise üç gün sürecek olan Halk Şairleri Bayramı düzenlenir. Veysel’in de bu organizasyona katılması önüne artık ışığı kesilemeyecek ufuklar açar. Çalınan sazlar, söylenen türküler arasından en çokta Veysel’in yöresel tavrı dikkatlerini çeker katılımcıların. Ahmet Kutsi onda saklı olan gizli duyguların çok iyi farkına varır. Derneğin isteği üzerine Atatürk’e övgülerin dizileceği bir şiir yarışması düzenlenir ve bunda da Veysel içindeki sanat ışığını daha da gün yüzüne çıkarır. Şiiri çok beğenen Ağacakışla nahiyesi Ali Rıza Bey bu şiiri Ankara’ya gönderelim deyince Âşık bir heyecanla Ata’ya ben kendim gider götürürüm diyerek yol arkadaşı İbrahim ile düşer Ankara yollarına. Kara kışta yürüyerek üç ayda zar zor varabilirler. Lakin Ankara’da aylar boyunca Ata’ya ulaşmak için gitmedikleri yer yardım istemedikleri adam kalmaz. Hiç değilse gazetelerde şiirlerimizi duyuralım umuduyla Hâkimiyet-i Milliye Basım Evi’ne giderler. Ve Âşık Veysel’in yurdun dört bir yanında adının duyulmasına bu basım evi sebep olacaktır. Ata’yı göremese bile o, artık sevilen, sayılan en güzeli de dinlenilen bir âşık olmuştur. Sivas’a dönmeden öncede ilk plağını Ankara’da okur.

Mecnunum, Leyla’mı gördüm

Bir kerece baktı geçti.

Ne söyledi ne de sordum

Kaşlarını yıktı geçti

 

Soramadım bir çift sözü

Ay mıydı gün müydü, yüzü

Sandım ki zühre yıldızı

Şavkı beni yaktı geçti.

 

İzzetî, bu ne hikmet iş

Uyur iken gördüm bir düş

Zülüflerin kement etmiş,

Yar boynuma taktı geçti.

Veysel artık umudun iplerine sıkıca tutunarak devam eder hayatına, o içinde taşıdığı aşkı, saygıyı, sevgiyi ve dahası aşık olmanın ilkelerini sazıyla haykırmaktadır kardeşliğin coğrafyasına. Bu toprakların mayasına kültür kokan elleriyle birde o el atar. Ve artık o bir eğitimci olacaktır. Ülke genelinde yeni kurulan Köy Enstitülerinde Ahmet Kutsi’nin tavsiyesi üzerine saz dersleri vermeye başlar. Bu durum onun için nimetlerin en büyüğüdür ki çalışma süreci içerisinde kültür ve sanat dünyasının çok değerli isimleriyle bir araya gelme fırsatı bulur. Şiir çıtasını yukarılara çekecek eşsiz tecrübeler kazanır bu mesleğinde. Ömrünün en güzel yıllarını geçiren Veysel, bu dönemde Gülizar adında bir kızla evlenir. Evliliklerin de her şey yolunda gider ama karısının tek derdi kocasının gurbette eğitim vermesidir. Müdürüne okuttuğu şiiri ile bu dertten de ustaca kurtulur.

Yeni mektup aldım gül yüzlü yârdan

 Gözletme yolları gel deyi yazmış

 Sivralan köyünden bizim diyardan

 Dağlar mor menevşe gül deyi yazmış

    

Eğlenme gurbette yayla zamanı

 Mevlâ’yı seversen ağlatma beni

 Benek benek mektuptadır nişanı

 Gözyaşım mektupta pul deyi yazmış 

 

 Veysel bu gurbetlik kâr etti cana

 Karıştır göçünü ulu kervana

 Gün geçirip fırsat verme zamana

 Sakın uzamasın yol deyi yazmış  

 

Aşığın derdini anlayan müdür ise tez zamanda onun tayinini Sivas’a çıkartmada yardımcı olur, sevende gayrı kavuşur sevdiğine… Aşık Veysel şiirleriyle Pir Sultan Abdal’ın emanetini, Ruhsati’nin nefesini taşır adeta. Unutulmaya yüz tutan bir edebiyatın son temsilcileri arasındadır. Üzerinde yaşadığımız bu topraklarda gümrah açan sevgi güllerinin tohumunu eker o görmeyen gözleriyle. Faniliği unutulup uğruna kanlar dökülen, kalpler kırılan bu dünyayı bir viran han diyerek, bizlere hak olan ahireti hatırlatır. Kime sarıldıysa diken olan, hangi taşa tutunduysa üzerine yıkılan, gölgesine güvendiği dalların sıra sıra kırıldığı kederli yaşamında, bir tek toprağı kendine yar, yaralı sinesine sevgili bilmiştir.

Dost dost diye nicesine sarıldım

Benim sadık yârim kara topraktır

Beyhude dolandım boşa yoruldum

Benim sadık yârim kara topraktır 

 

Nice güzellere bağlandım kaldım

Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum

Her türlü isteğim topraktan aldım

Benim sadık yârim kara topraktır

 

Karnın yardım kazmayınan belinen

Yüzün yırttım tırnağınan elinen

Yine beni karşıladı gülünen

Benim sadık yârim kara topraktır

 

Her kim ki olursa bu sırra mazhar

Dünyaya bırakır ölmez bir eser

Gün gelir Veysel’i bağrına basar

Benim sadık yârim kara topraktır

 

Ölüm 21 Mart 1973… Rabbim rahmet eylesin.

 

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder