Din ve Yönetim

Din ve Yönetim

Dinler Tarihi Oca 09, 2016 0 Yorum

Tarihte dinin yönetim ve yönetim araçlarıyla olan münasebeti ve onlara nüfuzu diğer etmenlerin yanında daha sıklıkla geçmesine ve altı çizilmesine karşın nedense yönetim üzerindeki bu özgül kütlenin ağırlığı güncel konulara yorumlama sırasına gelince dumura uğranılıyor. Kuşkusuz din hakkında yorum yapmanın riski göz önüne getirilince kaygılar yersiz değil, fakat ilginç olan durum şu ki özellikle Türkiyeli Müslümanlar dinin iç ve dış siyaset, uluslararası ilişkiler konusundaki politik tavrı hakkında çekimser ve ürkek davranmasına karşın azgın sol jargon, Kemalist vesayet, paralel ihanet çetesi(PİÇ) ve uluslararası medya sürekli olarak dinin siyasi bir obje olarak kullanıldığını, dini söylemin politikleşip taraf tuttuğunu dillendirmekteler. Düne kadar başörtüsü siyasal simge diye yasaklandı, dini değerler milletin sakalında bıraktığı kıla kadar rejimi yıkmak için bir tavır bir tutum gibi izah edildi. İçinde Allah geçen şiir, İslam geçen kitap hangi gerekçeyle yasaklanıp cezalandırılmıştı; tabi ki de dinin siyasal simgesi olduğundan dolayı.

Denilebilir ki özü itibariyle siyasetle ilişkisi olmayan ya da döneminin koşullarında pragmatik ve politik ahlaka dayalı tavır almayan hiçbir dini süreç olmamıştır. Mesajın kaynağı hak olsun batıl olsun her dini söylem sürekli olarak teolojik kuruntular üretmek yerine döneminin sosyolojik sorunlara parmak basarak söylem geliştirmiştir.

Din ilginçtir nasıl kullanıldığına bağlı olarak insanları hem özgür hem de mahkum kılabilir. Kimi zaman tanrı-kralların, rahipler oligarşisinin yönetimlerini meşrulaştırmak için en ihtiyaç duyulan araç kimi zamansa aynı oligarşiyi devirmek için en ihtiyaç duyulan araçtır. II.Ramses ve Meranptah uluslararası arenada ve toplumlarının üzerinde otoritelerini sarsılmaz kılmak için dini kurumlara o zamana değin görülmemiş destek vermişler ve halkı Amon kültü etrafında birleştirmek istemişlerdi. İlginçtir onlara karşı mücadele eden Musa’da halkın sosyolojik sıkıntılarının damarına basarak insanları dini bir mesajın etrafında aynı yönetimi devirmek için ortaya çıkmıştı. Seküler Roma’nın altına dinamit koyan İsa’nın mesajı da üç yüzyıl sonra onu resmi teoloji olarak kabul eden Roma’nın politikaları da aynı araca dayanıyordu: din.

Doğru ya da yanlış amaçlar için kullanımı bir yana dinin tarihte hep kargaşa ve kaos diye tabir edilen vakitlerde halk ya da bir grup için siyasi talepler arzulayarak parıldadığını hatırlamalıyız. Buddha ve Mahavira kadim Mauryan’ın yıkılıp Magadha’nın kurulmaya başladığı, İsa seküler Roma’nın çökmeye yüz tuttuğu ve Konfüçyus yaklaşık beş yüzyıl içinde milyonlarca insanın katledildiği bir ekonomik, siyasi ve sosyal kaosun hakim olduğu coğrafyalar da ortaya çıktılar. Ha keza Zerdüşt ve Muhammed(as)’de toplumlarının infial halini almış sorunlarının üzerine geldiler. Bu da şunu gösterir ki din ister yöneticilerin meşruiyetini sağlamak ya da yeni meşru yönetici sınıfı oluşturmak için isterse halkın hak ve adalet mücadelesinin bayrağı olmak için zuhur etsin o tamamen halkın göz göze geldiği realitelerin üzerine kuruldur.

Din bizce insanın inanma değil anlamlandırma ihtiyacına karşılık gelir ki işlevi sürekli olarak maalesef art niyetlerle nesneler ya da kurumlar hakkında mana tayin etme de kullanılmıştır. Bu art niyetli mana taksim etme yarışı kısa zamanda günümüzde bile rahatlıkla kullanılan “kutsal” sorununu ortaya çıkardı ki bugün belki Hameney’in ya da F.Gülen’in Allah ile görüştüğü haberi size komik gelebilir fakat bu insan tarihiyle ile yaşıt bir otorite meşrulaştırma yöntemidir. Kutsal ile ilişkili olmak kültürel ya da folklorik bir dini unvan mıdır yoksa diğerlerini geçelim islam tarihinde çoğu sultanın sahip olduğu otoriteye meşru mana taksim etme aracı mıdır?

Nasıl ki yönetim biçimleri insanların içinde bulunduğu koşulları içinde oluşur ve bir toplumun kendi içinde bulunduğu koşullara cevap veren yönetim biçimi en iyisidir ve böyle de olmak zorundadır, işte din de insanın yönetme potansiyeli üzerinde koşullara ters idealler değil koşullara uygun real politikalar geliştirir. Örneğin, yeryüzünün iki emperyalist gücüne ve halkının ağababalarına baş kaldıran Muhammed(as) görülüyor ki baştan sona içindeki koşulları hassas şekilde takip edip realiteden hiç kopmadan tavır takınan bir kitap ile desteklenmiştir, Allah diri ve siyasidir, taraf tutar, öğüt verir hedef çizer. Diğer yandan başka bir örnekte Roma’dan verilebilir. Mensupları üç yüzyıl boyunca görüldüğü yerde katledilen din, daha sonra aynı imparatorluğun resmi dini söylemi haline gelmiş ve bin yıldan daha fazla batılı devletlerin siyasi rotasını çizmiştir. Tanrı kralların ve sermayedarların yanında taraf tutturulmuştur.

Nihayetinde din insanla ilgili her mevzu da olduğu gibi insanı ve toplumu yönetme konusunda da parmak kaldıran ya da parmak kaldırtılan bir konumdadır. Eğer dini mesaj hak ise parladığı bölgede siyasi olarak hukukun ve adaletin azami ölçüde toplum tabanında hissedilebilir olan bir ideal uğruna birleşen bir kitlenin ön plana çıkmasını ve yönetimde rol kapmasını ister. Aksine dinin anlamlandırma işlevi art niyetli grupların eline geçerse o halde din zorbalığı meşrulaştırma aracına dönüşür.

Güncel olarak değerlendirmek gerekirse;

-Her ne kadar Müslümanlar “yok canım” dese de İslamın bu coğrafya da ve özellikle Türkiye’de politik bir tavır içinde olduğu sürekli olarak batı tarafından tekrarlanmakta. Eğer İslam’ın bu politik tutumu A partisinin flamalarını dalgalandırmak gibi komik bir şekilde algılanmazsa İslam’a yapılan ithafın ciddiyeti önemli boyutta değerlendirilebilir. Ve batının “illa da demokrasi olcak” gibi bir takıntısı olmadığını kanıtlayacak dostları olduğunu göz önünde bulundurursak o halde şu soruyu sormak daha da kolaylaşır; gerçekten batı tarafından İslam’a ithaf edilen siyasi tavır İslam’ın, ahir zaman Müslümanlarının eskatolojik halifelik hayallerinin dışında başka bir şeyi gerçekleştirme gayreti içinde olduğu söylenebilir mi? Evet bizce söylenebilir.

-Görülüyor ki Allah sürekli olarak siyasal bir tavır içindedir. Bu siyasi tavır Kuran’dan anladığımız kadarıyla ahlaka dayalı ve ilkeli politik pragmatizmdir. Bu tavır aynı zamanda peygamberin yaşantısında da sıkça karşımıza çıkar. Kabileler arası ilişkiler, arap örfü ve üstünlük elde etmek için kurulan paktlar yapılan evlilikler vb. “Hristiyanlar size daha yakındır” ayetinin Müslümanlara kucak açan Habeş kralının davranışa ithafen indiği yorumunu kabul edersek “ne oldu da birkaç yıl sonra Hristiyanların üzerine sefere çıkıldı?” yorumu yerini doğal olarak değişen siyasi koşullara göre şekillenen politik tavra bırakır. Eğer Allah bugün de diriyse-ki biz böyle inanıyoruz- o halde bugünkü siyasi tavrını şekillendiren yapı hangi temel üzerine inşaa edilmiş olabilir. Tabii ki de daha önce bütün insanlık tarihi boyunca bu politik tavır neyin üzerine inşaa edildiğiyse bugün de aynı şeyin üzerine yani mazlumların gündemi ve hürriyeti üzerine inşaa edilmiştir.

-Allah’ın bu siyasi tutumu İslam’a sıkça ithaf edilen onun gerçekleştirmek istediği politik tavrın ta kendisidir. Bu politik tavır herhangi bir yönetim biçimi ütopyasını hayata geçirmekten daha ziyade gücü ve iktidarı biçim ne olursa olsun elinde tutmaktan başka bir şey değildir. Maalesef bunu Müslümanlardan gayrı herkes anlamış durumda.

-Daha açık örnek vermek gerekirse, içinde bulunduğumuz kavga ve tarafları tarihe bakılınca rahatlıkla görülebilen köklere dayanıyor. Türkiye’de bir yönetim biçimi değil uzlaşı, tahammül ve saygı yokluğundan kaynaklanan bir yönetim sorunu var. Ne kadar cici tavırlar içine girilip birilerinin ceplerine şeker sıkıştırıldıysa da en ufak boşlukta birbirlerinin boğazına çökecek toplumsal gruplara ayrıldığımız bu coğrafyanın bir gerçeği. Yine kıçındaki dona kadar Amerikan malı giyip emperyalizme karşı mücadele ettiği sanan, tuttuğu silahı kimden alırsa onun fahişeliğini yapan, her yeni gündemde “şans bu şans” deyip önüne gelenle muta nikahı kıyan, hem Allah, ekmek, özgürlük deyip hem düşmanın kucağına oturan, “demoğğrassii isteruk” diye halkı aşağılayan, sırf bir diğerine duyduğu öfke ve kinden dolayı her bulduğu fırsata mal bulmuş mağribi gibi atlayan, batı da beyaz atlı prens doğu da gulyabani gibi olan toplumsal kesimlere sahip miyiz? Eğer cevap hayırsa buyrun helvadan güzel bir demokrasi putu yapalım, kafamıza balyozu yiyince en azından aç kalmayız. Fakat cevap evet ise o zaman adaleti ve hukuku toplumda tesirli kılmak isteyen Müslümanlar yönetimde realitenin güç ve irade üzerine kurulduğunu görmeliler. Eğer toplumda kesimler arasında birbirlerini yok sayıp birbirlerine ihanet ettirecek uzlaşmazlık, güvensizlik ve tahammülsüzlük var ise demokrasi böyle bir toplum için aşırı idealdir. Zannedilebileceğin aksine bu böyle bir toplumu aşağıladığımızdan değil onun dinamiklerine saçma sapan bir idealizmle bakarak bile bile gözümüzü kapatmanın ne kadar büyük facialara gebe olabileceğini göstermek içindir. Ne demokrasi ne de monarşi iyi ya da kötü değildir, yönetim biçimleri toplumların içinde bulunduğu şartların sonucudur ve onları ahlaki yapan ilkeler onların nasıl kullanıldığına bağlı olarak değişir. Yorumumuz rejim değişikliği talebi gibi art niyetli bir şekilde tevil edilmezse varmak istediğimiz sonuç şudur; mutlak manada din her toplumun siyasi koşullarında partizan olmayan aktif tarafgirdir, iç ve dış siyaseti, ekonomik ilişkileri ve hukuku içeren 5 yıllık 10 yıllık hatta 100 yıllık projeleri olan siyasi talepleri vardır, tıpkı bugünde olduğu gibi.

21yy’da Allah’ın tavrı mazlum coğrafyaların gündemiyle gündemlenmek ve Fas’tan Patani’ye değin olan vadedilmiş toprakların geleceği hakkında bir vizyon çizmektir. Bu aynı zamanda 200 yıldır iktidarı azgın azınlıklarına teslim eden Müslümanların yönetimi tekrar ele geçirmesi ve ne salağa yatma davranışı gösterip güçlüyken düşmana cici gözükme kaygısı gütmeyi ne de iktidarı yine bu azgın azınlık üzerinde hukuksuz bir araç haline getirmemeyi gerektirir. Müslümanların geri kalmışlığının sebebi ne tırt bilimsel ilerleme teorilerine yabancı kalmalarından ne de katı kültürel bağnazlıklarından kaynaklanmamakta aksine bu geriliğin asıl sebebi düşmanın sürekli siyasi talebi olmakla suçladığı dini söylemi görmezden gelmeleri ve ne yönetim ne de yönetim ahlakı hakkında atmaya meyilli bir adımlarının olmamasından kaynaklanmakta.

 

Eğer bu bir riskse görülüyor ki Erdoğan yüzyıldır cesaret edilemeyen yükü kaldırmayı denedi. Erdoğan’ın dünya da mazlumlara endeksli “dünya beşten büyüktür” dış politikası baba gibi islami politik bir tavırdır ve aynı zamanda her ne kadar hem Müslümanlardan bir grubun hem başka kesimlerin kudurmalarına sebep olsa da Türkiye’nin iç dinamiklerine celaleddin gibi “gel kim olursan gel” genişliği yerine toplumda hor görülmeye hazır kesimleri sürekli bir dinamizm de tutmaya çalışan söylemleri de baba gibi İslami’dir. Elbette iktidarın kirli olarak nitelendirilecek yolsuzluk, rant, kayırmacılık gibi İslam’ın karşısında set çektiği kirli çamaşırları da vardır. Bu da bize şunu gösterir ki islami siyaset bir kişi ya da grubun her şeyiyle özleşen bir flamadan daha fazlasıdır, o yönetimde ahlaklı olmak ama saftirik olmamaktır.

Dücane Demirtaş

Boğaziçi Üniversitesi

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder