casino maxi

DİL VAKIASI VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Kültür-Sanat Mar 03, 2015 0 Yorum

 

Dil bir kovalamacadır. Dil insan “ben”inin makrodan mikroya her meselede dışa afişe ettiği araç-vasıtadır. Aynı şekilde dil, bir zemindir. İnsanın ona yüklediği önemle dil, bir değer ifade eder. Dilin mücerret buudu, burada kavranıldığı, akledildiği takdirde (ki bu mesele için kavranılması ve akledilmesi şarttır) nasıl abartılı bir halde müşahhaslık barındırdığı görülecektir. Bu manada aslında dilin, ideoloji ve diyalektik ile olan paralelliğine de değinmiş oluyoruz. Dil ile ilgili bu meseleyi tafsilatlandırmak adına, tedailerini de göz önüne almak şeklinde birkaç kelimenin lugavi manalarına muhtasar bir şekilde bakalım.

Kavram: Bir şey hakkında malik olunan umumi fikir, mefhum, nosyon. Zihin veya fikir tarafından kavranmış şey. İhata, idrak, telakki, idrak kuvvesi.

Kelime: Bir varlığı, kavramı, fiili ifade eden ses veya ses topluluğu, lafız, söz, kelam. Bir mana ve fikir ifade eden söz.

Dil: Anlaşma gayesiyle kullanılan remzler örgüsü, daha çok da ses remzler örgüsü, lisan. Mesleklere, ilim dallarına, bazı hallere has anlaşma örgüsü.

Şuur: Bir şeyi anlama, tanıma ve kavrama kuvvesi. Kendi varlığından, benliğinden haberdar olma hissi.

Bu açıklanan üst manada kelimeler, alt manada kavramlar meselemizde mühim yer tutuyorlar. (Kavram, kelime, şuur, dil; hepsi birer kelimedirler. Öbür taraftan ıstılah olarak hepsi de kavramdırlar. “Üst manada kelimeler”,  “alt manada kavramlar” diye vasıflandırmamız; kelimelerin, kavramları da kapsayacak şekilde geniş olmasıdır.) İsimlerini zikretmesek de manaları, tedaileri, açılımları, kapsamları itibariyle mihrak ve muhitindeler. Bu kelimeler ya zikretme ya da dilin göndergesel işlevi suretiyle hep önümüzde.

Kelimeleri göze benzetebiliriz. İçselleştirdiğimiz, aidiyet duyduğumuz, kullandığımız kelimeler ve kavramlar, insanın nazarında ki billurluğu ya da matlığı gösterir. Aynı şekilde insanın aidiyethissettiği-duyduğu umranı/ideali yansıtır. Tıpkı “Orta Doğu” denilen bölgeye, ‘ne’ye nispetle “Orta Doğu” dendiğindeki yabancılık ve garabet gibi.  Kelimeleri oluşturan harfler ağızdan çıkan seslerin birer remzleridir. Bu remzler yan yana gelerek kelimeleri oluşturur. Kelimeler de yan yana gelerek cümleleri oluşturur. Kelimeler ne kadar düzgün ve güzel bir şekilde yan yana gelirse, o cümle de o kadar güzel olur. İnsanın kullandığı kelimeler, kavramlar, remzler, adlar, sloganlar bu minvalde “ben”dendir/”insan”dandır. Dillendiren “ben”e/”insan”a ait hüviyeti ışıldatır.

İnsan denilen mahlûk, (bir engel olarak dilsiz dahi olsa) dile dair bir fiilî ve ruhî manayı barındırır. Dil (Kemalistlerin Türkçe’ye karşı ‘katl’ kavramının ihtiva ettiği manaları fiilen icra etmelerinde gördüğümüz gibi) çetrefilli zamanlarda, üzerinde cepheleşilebilecek bir alandır aynı zamanda. Yaşadığımız zamanlara nispetle dil, adeta münzevi telakkilerimizde aynı ideallere, aynı hülyalara, aynı gönüllere malik biz Müslümanlar arasında, tek olmasa da sayılı ilaçlarımızdandır. (Adeta) münzevi telakkilerimiz derken ne kastediyoruz, neyin peşinden gidiyoruz? Evet, nedir bu, bizim münzevi telakki diyerek, olduğundan daha da mücerretleştirmeye çalıştığımız durum? Ve çok tabii bir şekilde peşinden sormak gerekiyor ki, bunun dille nasıl bir teması var? Cumhuriyet’in ilanından sonra, şeksiz şüphesiz gördüğümüz, şahit olduğumuz bir meselede zihinlerin iğdiş edilmesi diye vasıflanan durumdur. Bir insanın ve bir toplumun, kalbinde ve zihninde olanı ve nevi diğer vücutta bulunup da ruhla doğrudan ilişki içinde olan bölgelerden, o ruha nispet edilen fikir, ideal, akidelerini legal veya illegal yollardan tecrit edildiğinde, o kalbin ve zihnin kabı hükmünde ki vücut ve meselemiz icabı manasıyla toplum; o noktadan sonra artık farklı fikirleri, idealleri, akideleri benimser, sahiplenir. İğdiş edilmişlik ve hatta iğfal edilmişlik budur. Bu düğüm noktasıdır. Birçok maddi ve manevi -hatta biraz açacak olursak-; askeri, siyasi, iktisadi, ruhi, içtimai ve nevi sıkıntılarılar, buhranlar yerine, durumuna ve zamanına göre bu düğüm diye gösterdiğimiz nokta sonucu olur-olabilir. Meselenin icabı gereği bu noktadan sonrasını düşünmek gerekir. Zihinler iğdiş edilmiş; yani mevcut çıkarılmış/tasfiye edilmiş, yerine seçilen değil seçtirilen kimlikler devşirilmiş. Adeta bir film karesi hızıyla doksan yıl göz önünden geçirilsin ve bu güne gelinsin. Şimdi haksızlık var mı, münzevi telakkilerimiz diye işaret edilmesinde? Burada çok mühim iki durum vardır; birincisi salt olarak telakkilerimizin münzevi duruma düşmesi hali, ikincisi telakkilerimiz ve biz süreç içerisinde ve sonunda münzevileşmiş veya münzevileştirilmemiz. (İkisi de esasen doğru orantıda.) Umumi manada bütün Müslümanlar, hususi manada Müslüman genç ve çocukların, okul ve benzeri mekânlarda durup düşündüklerinde İslami heyecanlarıyla, İslami dinamizmleriyle, İslami idealleriyle inzivada gibi değil mi? Bunun dile nispetini ve dil ile hususi ilişkisini düşünün. İki Müslüman’ın arasında dil, ilaç mesabesinde değil mi? Edebiyatın topyekûn bütün alanları da dâhildir bu kapsama. Umumi görüntü ve tedailerle düşündüğümüzde, dil; zaten insanın olmazsa olmazıdır. (Derecesi/ölçüsü ne olursa olsun) çetrefilli ve keşmekeş zamanlarda dil, (deminden beri bahsedilenleri göz önüne alalım) daha da –derde derman manada- müşahhaslaşmıyor mu?

Bu noktada kelimelerin üzerine yoğunlaşalım. Tedaileriyle birlikte bir çerçeve çizersek eğer; üst anlamda kelimeler, alt anlamda kavramlar insandan dışa doğru her türlü fikri, tefekküri, fiili ve aklımıza gelebilecek her türlü soyut ve somut maddi ve manevi hakikat ve maddi ve manevi hakikatlere nispet edilebilecek her türlü manayı şekillendiren ve oluşturan nispet, tanım, karşılık ve dillendirmedir. Mezkur çerçeveyi açmadan önce Necip Fazıl’dan kelimelerle ilgili kısa ama özlü ve anlam alanı geniş şu belirtişini iktibas edelim; “Kelimeleri ilk defa kullanmaya başladığımız, yani düşünmeye koyulduğumuz çağdan beri hepimizin, belli veya belirsiz bir hasreti vardır. Bu hasreti çok defa isimlendirmek bile mümkün değildir. Şu veya bu sandığımız zaman da aldanmış olduğumuzu görürüz, inkisara uğrarız. ”

“İnsandan dışa doğru”… İnsan dünya dediğimiz mekanda, diğer birçok canlı türüne nispetle muazzam, Allah’a nispetle sadece yeryüzünde halife olan varlık. Kalbiyle, aklıyla, ruhuyla ilh. tüm maddi ve manevi buudlarıyla insandan (salt olarak) dışa doğru yönelmedir. Diğer insanlara, Allah’a, nebata, fiziğin ve metafiziğin her nevine doğru fikri, tefekküri, fiili ve akılımıza gelebilecek her türlü mücerret ve müşahhas, maddi ve manevi “hakikat” ve maddi ve manevi “hakikat”lere nispet edilebilecek her türlü manayı şekillendiren ve oluşturan nispet, tanım, karşılık ve dillendirmedir. İnsandan dışa doğru yapılabilecek her türlü manalandırma, kavramsallaştırma tefekkür etmeden ol(a)maz. Bu tefekkür etmeyi akli ve ruhi olarak de algılayabiliriz. Burada bilginin kaynağı ne sualiyle karşılaşabiliriz; ki bu da birçok felsefe ve fikir ekolünü tanımada yardımcı olabilecek bir sualdir. Bilgi, yargı, önerme, kelime, kavram, tez hatta antitez ve sentezlere belki de, (amiyane tabirle) akıl, ruh ve kalp ile ulaşılır. O yüzden her türlü manayı şekillendiren ve oluşturan nispet, tanım, karşılık, ve dillendirmenin nispet edileceği yerlerin içinde maddi, manevi, “soyut”, “somut” gibi hem mücerret ve hem de müşahhas alanına girebilecekleri bir arada zikrediyoruz. Dünya hayatında, belki de insanın etkileşim alanıyla ilgili en önemli verileri bize “eşya” kavramı veriyor; ki ne şekilde olursa olsun felsefi ekollerin fikir alanlarında da -haliyle- “eşya” mühim bir yer tutar. Eşya; Şeyler, bütün cansız varlıklar, taşınabilir lazımlı şeyler, obje, hatırlanmadığında hatırlanmayanın yerine söylenen kelime gibi manalara geliyor. Şey de; düşünceye konu olan, gerçek olmayan gibi manalara geliyorsa; üstteki açıklamalarla birlikte düşündüğümğzde nasıl bir manzarayla karşı karşıyayız? (Tabii burada ”eşya”ya salt bir pozitivistçe nazarın tutarsız olacağı da aşikârdır.) Kelimelerin peşi sıra, eşya kavramının da anlam alanını tefekkür ettiğimizde, kelimelerin (insan için) ‘tasavvur’da ve ‘tahayyül’de ve var olan ‘dış’ hayatta nereye tekabül ettiği daha netleşiyor. Bu durumun mühimliği ortada.

Aynı olan iki şeyden biri nasıl öbürünün hem aynısı hem gayrisiyse kavramlar ve kelimeler de insan için mühim ölçüde böyledir. İnsanın kelimelere nazarı ve yaklaşımı, insan için ahlakının ve telakkisinin bir yaklaşımıdır. Bu minvalde, Türkçe’yi merkeze alarak bir iki misal verelim. “Tâdil”, “Tebdil”, “Tağyir”, “Tahvil”, “Kalb”, “Tebeddül”, “Tegayyür”, “Tahavvül”, “İstihale”, “İnkılap”, “İhtilal” kelimelerinin yerine “devrim” kelimesi ikame edilmiştir. Yine aynı şekilde “Muâvenet”, “Müzâheret”, “Himmet”, “Nusret”, “Avn”, “Mürüvvet”, “Tevfîk” kelimelerinin yerine “yardım” kelimesinin ikamesi ikame olunmuştur.  Bu ve diğer dil ve lisan inkılaplarının manası ortadadır. Bunlara karşı alınacak tavır da ortadadır! Bu minvalde ‘dil’e sahip, “dilimize sahip çıkalım” gibi lafazanlıklarla olmaz. Bunu derken, tefekkür ederken, akıl ve kalbin, ruh ve bedenin buna ne kadar müsait halde olduğunu, ne kadar halis niyet ile yapıldığı mühim. Mevzu ‘dil’e sahip çıkmaksa eğer; mesele niçin, nasıl, ne ile yapmaktadır. Hele hele, dile her türlü darbeyi vuranları destekleyip sonra da, “dilimize sahip çıkalım” demek, akli çıkmazlar da akli çıkmazlarla dönüp durmaktır.

Şeksiz ve şüphesiz bugünkü yazı ve konuşma dili Türkçe’nin ancak alt sokakları olabilir. Anadolu’nun ruh ve mana iklimine ve endamına tamamen ve kati bir şekilde mugayirdir. Bu bizim yenildiğimiz bir noktadır. Buradan kalkışın bir yolu olmalı!

Kelime, kavram, dil dedik; ama şuur; hep üzerinde olduğumuz mücerret ve ifrat halde muazzam ve her nevi meseleye dair nazar ve telakki zemini. Şuursuz hiçbir şeyin tekevvün etmeyeceği malum. Şuursuz hiçbir şey düşünülemez. Hasbelkader, üzerinde olduğumuz mesele de şuurdan bağımsız düşünülemez. Dil, tarih, coğrafya, din, ideoloji ve diğerleri. Hiçbir şekilde şuur dâhil olmadan, fert için müspet bir durum, müspet bir mana taşımaz. Çünkü şuur insanda kuvve oluşturan iç ve dış her nevi destektir. Dolayısıyla şuur olmadan ve şuuru göz önüne almadan ilk cümleden bu cümleye kadar hiçbir cümlenin manaya ait vurgularının, mana kuvvesi olamaz. Şuur basit bir şey değildir. Bütün maddi ve manevi fikirler, akideler, idealler, inançlar, telakkiler, amaçlar, projeler makrodan mikroya şuurlandırmanın peşinde geçerler. Şuurun manasına daha açıklayıcı bir söz Nurettin Topçu’dan; “Aldığım bir yarayı gözlerimle görüyorum ve şuurumla da duyuyorum.”

Dil, kelime, kavram, şuur… Kelimeler ve kavramlar, dilin hudutları içersinde. Her kavram bir kelime. Lakin her kelime bir kavram değil (mi?). Şuur ise; o olmadan her bilgi ve her şey sadece kuru bilgi mesabesinde kalacağı, bir muazzam zihni ve akli ilk ve son. Şuurun işlerlik sağladığı malum. Şuurun misalini şöyle verebiliriz; şuur olmadan dini ilimleri tahsil etmek tabiri caizse şarkiyatçılıktan farkı yoktur. Namazı öğrenen birisinin şuurunun olmadan öğrenmesi durumuna bakın, ne namazı kılar, ne de namazın sonsuz buudlarının ve işlevinin manasına eğilebilir, ruhunda hissedebilir. Dili ve şuuru, her manada ele alın; yukarıdaki misal gibidir; kullanılan dil şuuru gösterir; ufka ve ideallere işaret eder.

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder