casino maxi

Bizans Başkentinden İslam Başkentine: İSTANBUL

Tarih May 30, 2015 0 Yorum

Bizans Başkentinden İslam Başkentine: İSTANBUL

 

bizans is

Necmettin Hunoğlu

İstanbul’un fethi Devlet-i Âli Osman’ın kesin kuruluşunu sağlamıştır diyebiliriz. İstanbul’un alınmasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin Anadolu ve Rumeli topraklarının bağlantısı da sağlanmış oldu. Bizans İmparatorluğu’nun başkentini ele geçirip Bizans’ı tarih sahnesinden silmesi Fatih’in kendisini bir dünya imparatorluğunun sahibi olarak görmesini sağlamıştır. Bu inancı kendisini sürekli fetihlerde bulunmaya ve merkeziyetçi yönetimin temelini oluşturmaya yöneltmiştir.
İstanbul’un fethi ile birlikte şüphesiz asıl fetih hareketi İstanbul’un bir İslam başkentine dönüştürülmesi olmuştur. Hızlı, planlı ve kararlı bir şekilde kısa süre içerisinde Bizans başkenti yerini bir İslam başkentine bırakmıştı. Sultan Mehmed şehre son saldırı emrini verirken askerlerine üç günlük yağma sözü verdi; şehri arazi ve binalarının kendisine yani devlet hazinesine ait olduğunu, geriye kalan taşınır mal, esirler ve erzakın hepsinin askere ganimet olduğunu ilan etti. İstanbul’u devletin merkezi yapmayı planlayan Fatih Sultan Mehmed şehrin daha fazla harap olmasını önlemek amacıyla 30 Mayıs 1453’te savaş halinin sona erdiğini ilan etti. Bu ilanla birlikte şehirde yağma sona ermiştir. 30 Mayıs’ta törenle şehre giren Fatih Sultan Mehmed binaları inceleyip limanı gezi, ardından Ayasofya’ya gitti ve kiliseyi şehrin “câmi-i kebîr”i ilan etti. Bundan sonra “tahtım İstanbul’dur” diyerek İstanbul’u devletin merkezi yaptı. 13 asır Doğu Raoma İmparatorluğu’nun (Bizans) başkenti olan Konstantinopolis böylece bir İslam başkenti olmaya ilk adımı atıyordu.
İstanbul’un tekrar iskan edilmesine büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed, fetihten üç gün sonra aman ilan ederek kaçan halkın belirli bir süre içerisinde geri dönmesine izin verdi. Onlara kendi evlerinde oturabilecekleri, din ve ayinlerinde özgür oldukları duyuruldu ve patriklik resmen ihya edildi. Fatih Sultan Mehmed Karışdıran Süleyman Bey’i 1500 yeniçeriyle birlikte şehrin subaşısı, Hızır Bey’i de kadı tayin etti. Ardından surların onarımını, Yaldızlıkapı’da (Altınkapı) bir iç hisar (Yedikule) ve şehrin merkezinde Beyazıt Meydanı’nda kendisi için bir saray yapılmasını emretti. Daha sonra Topkapı Sarayı’nın inşası ile burası Saray-ı Atîk-i Âmire adını alacaktır. Sultan Mehmed şehri yeniden nüfuslandırmak için kendine ait esirlerin beşte birini aileleriyle birlikte “şehir limanı kıyılarına” yani Haliç’e yerleştirdi; onlara ev vererek belli bir süre vergilerden muaf tuttu. Esirlerden fidyesini ödeyenler veya belirli bir süre içinde ödemeyi kabul edenler serbest bırakıldı; ev vermek ve vergiden muaf tutulmak yoluyla şehirde yerleşmeleri sağlandı; ayrıca tutsakların fidyelerini ödeyebilmeleri için inşaat ve onarım işlerinde çalışmalarına izin verildi. Bilindiği üzere şehrin kuşatılması esnasında şehir ahalisinden birçoğu şehri terk etmişti. Bir kısım halk ise ya yağma boyunca saklanmış yada Galata’ya kaçmıştı. İşte bu sonuncular, fidyesini ödeyen esirlerle birlikte fetih sonrası şehrin ilk Rum nüfusunu oluşturdu. 1455 yılında yapılan nüfus ve vergi sayımına göre bunların sayıları oldukça azdır, çoğu Müslümanlığı seçmiş görülmektedir. Padişahın verdiği aman Venediklileri kapsamıyordu. Ancak 18 Nisan 1454 tarihinde kapitülasyonla Venediklilere şehirde yerleşme ve ticaret yapma müsaadesi verildi.
Şehrin tekrar nüfuslandırılmasında en önemli etken devletin çeşitli bölgelerinden İstanbul’a halkın sürülüp yerleştirilmesi olmuştur. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’dan ayrılmadan evvel Rumeli ve Anadolu’dan bir kısım varlıklı Müslüman, hıristiyan ve Yahudi ailelerin İstanbul’a gönderilmesini emreden fermanlar çıkardı. 1453 sonbaharında İstanbul’a dönen Fatih Sultan Mehmed, sürgünlere uyulmaması ve direniş sebebiyle iskanın çok yavaş ilerlediğini gördü. Bu konuda sert önlemlere başvurdu. Daha çok Rumlar’ı şehre çekmek için eskiden beri Latinler ve papaya karşı olan Yorgi Scholarius’un patrik seçilmesine izin verdi, bir beratla onu resmen patrik olarak tanıdı. (6 Ocak 1454) Fatih, 1455 sonbaharında İstanbul’u tekrar ziyaret ettiğinde surların onarıldığını, Yedikule ve sarayın tamamlanmış olduğunu gördü; fakat birçok Müslüman sürgünün harap şehri terk ettiğini öğrenince Anadolu ve Rumeli’ye emirler göndererek sürgün ailelerin vakit geçirilmeden İstanbul’a geri yollanmasını istedi. Fetihten sonra sayımda kayıtlı yirmi altı manastırdan sadece biri Rumlar tarafından kullanılmaktaydı; diğerleri ya boşaltılmış yada Müslüman göçmenlere iskan edilmişti. Eldeki sayım belgelerinde kırk iki kilise mevcuttu ve bunların çoğu manastırların içinde yer almaktaydı. Kiliselerden ikisi hala Rumlar’a aitti. Beş kilisede Müslüman göçmenler oturuyordu; bunlardan biri camiye çevrilmişti, diğerleri ise cemaat olmadığından harap bir haldeydi.
Fetih sonrası İstanbul’un ilk ulu camisi Ayasofya idi. Ayasofya Camii ve Medresesi’nin yanı sıra Müslüman kullanımına geçen öteki Bizans dini binalarının vakıfları şöyle sıralanabilir: Zeyrek Kilise Camii ve Medresesi (Pantokrator), Arap Camii (Galata Camii, Saint Dominio), Silivri’deki hisarda bulunan cami, Eski İmaret Camii (St. Saviour Pantepoptes), Kalenderhane Mevlevi Tekkesi (II. Bayezid zamanında önce medreseye, daha sonra camiye çevrilmiştir). Fatih Camii ve Külliyesi ancak 1471 yılında tamamlanabilmişti. Bu tarihe kadar inşa edilmiş camilerin hepsi (Rumelihisarı Camii, Yeni Kervansaray/Çuhacı Hanı Camii, Yedikule’deki Debbağlar Mescidi, Yenice Kale/Anadoluhisarı) Ayasofya vakıflarına bağlanmıştı.
1457’de Sultan II. Mehmed, şehirde bulunan kullanılabilir durumdaki Bizans binalarını Ayasofya vakıflarına devretti. Bu Bizans binalarının dışında Fatih’in yeniden inşa ettirdiği cami külliyeleri, çarşılar, kapanlar, bedestenler şehre bir Osmanlı-İslam şehri alt yapısı sağlamıştır. Hiç şüphesiz şehirde ekonomik hayatı canlandırma ve şehri nüfuslandırma için bu alt yapı gerekliydi. Halkın ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için Fatih Sultan Mehmed tarafından inşa ettirilen Büyük Çarşı ile (Kapalıçarşı) birlikte bedesten, Bodrum Kervansarayı, Tahtakalede’deki Eski Kervansaray, bedesten yakınlarındaki Yeni Kervansaray, Unkapanı, Tuz Ambarı, Mumhâne, Sabunhâne, Cenderehâne, Debbağhâne, Sellâhhâne, Boyahâne ve Muytaban Kârhanesi gibi gelir getirici ve yerleşimi özendirici iş merkezleri Ayasofya vakıflarına bağışlanmıştı. Bunlardan başka iki hamam, kırk altı kasap, kırk bir aşhâne, yirmi sekiz bozahâne ve fırınla şehrin çeşitli bölgelerinde 2000 kadar dükkan da Ayasofya’ya vakfedilmişti.
Bu ticari-ekonomik tesislerin yanında Osmanlı İstanbul’unun imarında izlenen temel esas, Müslüman toplumun dinin gerekliliklerini rahatça yerine getirebilmesi ve bir Müslüman şehrinde yaşamanın kolaylıklarından faydalanabilmesi olmuştur. Ayasofya hükümdar ve halkın cülus ve Cuma namazında bir araya geldiği, padişahın halkın dilekçelerini ve şikayetlerini kabul ettiği, büyük dini ayinlerin yapıldığı ulu cami idi. Şehir hayatına destek olan ve oturanların refahını sağlayan ekonomik ve sosyal kurumlar ilk defa bu ulu caminin vakıfları olarak ortaya çıktı. Şehrin ilk idari birimini Ayasofya nahiyesi oluşturur. Öbür nahiyeler padişah veya vezirler tarafından inşa ettirilen külliyeler etrafında gelişirken, daha küçük yerleşim birimleri olan mahalleler ise küçük yerel mescidlerin etrafında gelişeceklerdir.
Baştan itibaren İstanbul’a “mübarek bir İslam şehri, İslam başkenti” statüsü verilmeye çalışılmıştır. Fetihten hemen sonra şehrin kutsal bölgesi olan Eyüp, sahabeden Ebu Eyyüb el-Ensari’nin türbesi etrafında bir cami ve imaretin yapılmasıyla bu özelliğe tam anlamıyla kavuşmuş oldu. Osmanlı’nın sufi ve derviş şeyhlerine derin bağlılığı, birçok mahallenin bir velinin zaviye veya türbesinin etrafında ve onun ismiyle kurulmasına yol açmıştır. Şehrin “İslamileştirilmesi” çabaları için bir nokta da Fatih zamanından itibaren adının resmi yazılarda “İslambol” olarak kaydedildiğinin görülmesidir.
Osmanlı İstanbul’unun yaşadığı yeniden inşa sürecinin, asıl itibariyle İslam’daki vakıf ve imaret kurumlarına dayandığı söylenebilir. Bu tip külliyelerin inşası bazen özel bir bölgenin iskanını takip etmiştir. Bazı bölgeler ise ekonomik şartların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Daha küçük boyutlardaki mescitler, topluluğun önde gelen simaları, çoğunlukla da tüccar ve zanaatkarlar tarafından yaptırıldı. 17. Yüzyıl ortalarına ait bir listede İstanbul mahallelerinin camileri yaptıran kişilere göre verilen dökümünde, cami yaptıranların %65’nin yönetici sınıfa mensup olduğu görülmektedir.
Sus sistemi, ambar, mezbaha gibi büyük şehirlerin ihtiyaç duyduğu birimler, caminin bir parçası olarak sultan tarafından yaptırıldı. 16. Yüzyılda sur içi İstanbul nüfusunun 250.000’e ulaşmasıyla birlikte, Osmanlılar şehrin su sistemini yeni kemerler ekleyerek geliştirdiler ve şehir içinde bir dağıtım sistemi kurdular.
Cami yahut camiye benzer kompleks dini yapılar, şehir halkının buluşma yeriydi. Halk buralara sadece dini, siyasi ve kazai işlerini görmek için değil, aynı zamanda ticaret yapmak, eğlenmek ve eşi dostu görmek için de toplanırdı. Evliya Çelebi, Bayezid Camii etrafının dükkanlarla ve “ağaçların altında oturan ve alışveriş yapan binlerce insanla” çevrili olduğunu söyler.
Bedestan ve Kapalı Çarşı, Ayasofya Camii vakfına ait yerler olarak yaptırıldı. Kiralar, caminin ve diğer vakıf türü yerlerin idamesi için kullanılacaktı. Böylece vakıf sistemi sayesinde şehrin geliştirilmesine yönelik her tür çaba, Müslümanların iyiliği için yapılmış faaliyetler olarak yorumlanmaktaydı.
Osmanlı İstanbul’unda gayrimüslimler içki ve domuz eti yasağından dolayı bu maddeleri Müslümanlara kesinlikle satamaz ve dükkanlarını Müslüman mahallelerinde açamazdı. Meyhaneler sadece Haliç’in öte tarafındaki Galata’da bulunur ve burası Müslümanlar tarafından bir “günah yeri” olarak görülürdü. İslamiyetteki mahremiyet esası şehirlerin oluşumunda da kendini göstermekteydi. İşte bu mahremiyet, ailevi ve dini hayatı kuşattığı gibi Osmanlı şehrinin, iskan ve ticaret bölgeleri diye ikiye ayrımını da açıklamaktadır. Osmanlı’da ticaret bölgesinde dini kimlik günlük hayata müdahale etmezdi. Müslimler ve gayrimüslimler birbirine karışmış haldedir; sadece yiyecek maddesi satan dükkanlar ayrıdır. Yerleşim bölgelerinde halk kurallara bağlıdır. Kendi dinlerinin ibadetlerini kendi toplumlarında ve ayrı veya “özel” mahallelerinde yerine getirirlerdi. Kural gereği her dini cemaat, yerleşim bölgesinde kendine ait özel bir yere mezarlığa sahiptir. Mahalleler, bir mescid, kilise veya sinagogun etrafında gelişir. Rum, Ermeni ve Yahudilere ait özel yerler vardır.
Müslüman mahallelerin gayrimüslim mahallelerinden ayrılmasına hususi bir özen gösterilmiştir. Osmanlı bina ve sokak biçimleri, İslam hukukunun kural ve düzenlemelerine sıkı sıkıya bağlıydı. Buraların kontrolü, şehrin kadısıyla birlikte başmimar, şehremini ve su yolu nazırı gibi memurlara aitti. İtilaflar, nizamnamelere uygun olarak kadı ve son tahlilde şeriat hükümleri tarafından halledilirdi. Kural gereği gayrimüslimler, Müslümanların ibadet yerlerinin yanına inşaat yapamaz ve evlerini 6.82 metreden yani bir Müslüman’ın evinden daha fazla yükseltemezlerdi.
Sonuç olarak 1453’ten 1481 Fatih Sultan Mehmed’in vefatına kadar geçen 28 yıllık kısa denilebilecek bu zaman zarfı içinde Konstantinopolis büyük bir fetihle “İSLAMBOL”a dönüştü. Şehrin ele geçirilmesiyle süratli şekilde burası bir İslam diyarı haline getirilmeye çalışıldı. Padişah, vezirler, paşalar, şeyhler ve dervişler şehrin dört bir tarafını İslam mührüyle mühürlediler. Şehir kısa zaman içinde insanların daha rahat yaşayabileceği, daha rahat ibadet edebilecekleri bir hale dönüştü. 29 Mayıs 1453 öncesi çan seslerinin inlettiği Konstantinopolis’te artık her tarafı ezan sesi inletiyordu. Fetih işte şimdi gerçekleşiyordu. Tüm bu anlattığımız sürecin alt yapısını ise güçlü iman ve Allah’a sonsuz teslimiyet sağlamaktı. Bunun sonucunda sadece kendini değil yaşadığı şehri de Allah’ın kurallarıyla düzenleyen bir zihin asırlarca bu dine hizmet edecektir. Unutmamak gerekir ki, camiler, mescidler, bedestanlar, çarşılar, tekkeler, zaviyeler, külliyeler ve diğer tüm yapılar içerisi Allah’ın kurallarıyla donatılmadıkça hiçbir önem ifade etmezler. Bunun gerçekleşmesi içinde böyle bir neslin var olması gerekmektedir. İşte Osmanlı bu dine vermiş olduğu büyük hizmetlerde böyle nesilleri yetiştirerek bunu gerçekleştirmiştir. İşte bu fetih ve devamında gelen sayısız fetihler bu fikri alt yapıyla ve bu yolda verilen eğitimle gerçekleşmiştir. Bizlerin yapması gereken bu özü kavrayabilmektir.
Ayasofya Camii’nde bir Cuma namazında buluşmak duasıyla…

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder