casino maxi

Bir Garip Abdal; Neşet Ertaş

Kültür-Sanat Eyl 26, 2016 0 Yorum

neset-ertas_1

 

Cuma Ertaş

Bin dokuz yüz otuz sekiz cihana

Kırşehir’in Kırtıllar Köyü’nde geldin dediler

Babama Muharrem anama Döne

Dediysen atayı bildin dediler

Babasına sordu. Yoksulluğu, derdi, çileyi bilen bir edayla sordu. Biz kimiz baba ? Biz garibiz oğlum dedi Muharrem Usta. İşte garip Neşet Ertaş’ın hikayesi bir ayrılık bir yoksulluk birde ölüm. Horasan’dan göçen bir kabilede abdallar sülalesinin mensubu olan Muharrem Ertaş’ın oğlu Neşet Ertaş hayata böyle başladı. Mısralarında da dile getirdiği gibi babasından öğrendi saz çalıp söylemeyi. Daha küçük yaşlarda ise anayı kaybetmenin derdini çocukça bir üslupla dizimdeki sızı diye niteledi.

Dizimde sızıydı anamın derdi

Tokacı saz yaptı elime verdi

Daha yeni bitirdiydim üç ile dördü

Sende baban gibi sazcı oldun dediler

Babasından öğrendiği saz ona kader yokuşunda kimi zaman yük kimi zaman ise sırtından itekleyen bir el bir kuvvet oldu.  Düğünlerde babasıyla birlikte hem çalıp hem söyledi. Yoksulluk Neşet Ertaş’ın hikayesini oluşturur dedik ya hani işte bu kez de o yoksulluk Neşet Ertaş’ı meydanlarda köçek gibi oynatmaya mecbur kıldı.

Zalim kader devranını dönderdi

Tuttu bizi İbikli Köyü’ne gönderdi

Parmağıma ziller taktı dönderdi

Oynadım meydanda köçek dediler

Türkülerin kederli iniltisinde, babasının yaslı gölgesinde gün geçtikçe büyüyen bir gencin bir an evvel kalbinde aşkın yeşermesi en olağan bir durumdur zannımca. Bir kızı sever lakin garibe bu da zor bu da çilelidir.

Yârin aşkı ile arttı hep derdim

Babamı bir yâre dünür gönderdim

Başlığı çok istemişler haberin aldım

İstemiyor seni yârin dediler

 

Sevdiğini de alamayan Neşet Ertaş anasını kaybettiği günden beri çekmeye başladığı gam yükünü bu kez ıslatılmış bir kumaş gibi daha yüklü daha ağır hale getirir oldu kendi içinde. Babasından ayrı kendi başına düğünden düğüne dolaşmaya, artık kendi türküleri ile kendi sanatını yaratma gayreti içinde olmaya başladı. Düğünlerde toplu halde bulunmayan, oda oda bölünen halk olmasın ötürü, tek tek dolaşıp da söylemek bir sanatçı için oldukça zor olsa gerek. Böylesi bir vaziyet Neşet Ertaş’ı belki de ilk defa kendi türküsünü irticalen söylemeye mecbur bıraktı. Odadan birine çağrılan Neşet karşısında hasta bir çocuk ve başucunda ağlayan bir anneyi görünce ben burada düğün havası nasıl çalarım dedi ama parayla söylemek bir nevi kula kulluk yapmaktı karşı çıkamadan oturduğu gibi başladı ilk türküsünü söylemeye o yatakta yatan gencin diliyle.

Anam ağlar başucumda oturur

Derdim elli iken yüze yetirir

Bu dert beni yiye yiye bitirir

El çek tabip el çek benim yaramdan

Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan

Olmadık anda birden söylenen bu türkü bir bakıma Neşet Ertaş’ın bu ellerden gidip kaderini yeniden çizebileceği, alnının teriyle parasını kazanan bir sanatçı olabileceği düşüncesini uyandırmıştı adeta zihninde. Evet artık bu gövde bu gömleğe dar geliyordu. Gitmeliydi bir an evvel evde zaten artık Neşet Ertaş’a yabancılaşmaya başlamıştı. İlk olarak Ankara, varır varmaz da  bir şekilde İstanbul’a gitmek ilk plandı şimdilik.

Kırşehir’de yedi sene kalınca

Düğün düzgün hepsi bize gelince

Ne yapsın arkadaşlar yer daralınca

Ankara’ya gider yolun dediler

Garip omzuna sazını attıktan sonra tuttu Ankara’nı yolunu ilerde kendisini bekleyen bir sürü olaylardan habersiz sus pus öylece ayrıldı baba yurdundan ana vatanından. Ankara’ya gelir gelmez otogara attı kendini usta, şimdi asıl mesele cebinde beş kuruş para olmadan nasıl İstanbul’a gidiceğiydi. Bir muavinle konuştu saz çalarım param yok İstanbul’a  götür beni gardaş dedi. Muavin yolculuk boyunca saz çalıp söylemesi karşılığında garibi götürmeye karar verdi. Sabaha kadar çalıp söyledikten sonra İstanbul’a vardı Neşet usta. Günlerce aç susuz sokaklarda dolaştı ve en son artık çareyi Unkapanı plakçılarına gitmekte buldu. Girdiği ilk dükkana selam verip ben türkü çalar söylerim ekmek param  yok deyince Şençalar Plakçılık’ın sahibi Kadri Şençalar hemen otur söyle dedi. Babasının bozlağı olan neden garip garip ötersin bülbülü söyleyince Kadri Bey ağlayarak kardeşi Hüsnü Şençalar’ın yanına koştu ve hemen ona da dinletti bu bozlağı. Kadri Bey garibe bir gazinoda iş buldu. Hemen bir yaşlı teyzenin yanına da kiracı olarak verdi Neşet’i. Usta bu gazinoda her akşam çalıp söyleyecek güzelde bir para alacaktı ve bu onun gibi alçak gönüllü bir insan için nimetlerin en büyüğüydü. Gazinoda çok geçmeden orada sahne alan bir kız sanatçı ile tanışmıştı. Adı Leyla ah neden bu sonraki Leylalar Mecnun’dan da beter eder aşıklarını. Neşet Ertaş Leyla’m demişti bir kere ona, dönüşü yoktu elbet hemen babasına haber edip bir kız var gel gör evlenmek istiyorum diyerek İstanbul’a çağırdı. Muharrem Ertaş Leyla’yı görmüş, Neşet oğlum bu ne sana eş ne de bize gelin olur gel babanın sözünü dinle alma bu kızı deyince  bir ruhun iki ayrı bedeniyiz dediği babasının ilk defa sözüne karşı gelerek evlenmeye karar verdi. Bir zaman sonra Leyla İle Neşet evlendiler ve çocukları olmaya başladı. Üç çocukları olmuştu bile daha evliliklerinin altıncı yılında. Leyla sahne almaya devam ediyordu gazinoda bu durum ise Leyla’yı halk arasında tanınır hale getirmişti. Güzel bir hanımda olması onu dinlemeye gelenlerin göz koymasına çoktan yetiyordu. Bir mendil vardı Leyla’nın Neşet’e ördüğü birbirlerini bir yere çağırdıklarında bu mendili gönderiyorlardı birbirilerine. Tabi şunu da hatırlatmak gerekir ki Neşet Ertaş artık Türkiye’de fırtına gibi esiyor TRT radyolarında sesini milyonlara duyuruyordu. Onun türküleri işsiz, dertli ve aşkını içinde saklayan milyonların bir bakıma tercümanı oluyordu. İşte Neşet Ertaş’ın radyolardan düğünlere oradan da gazinolara koşturduğu bir dönemde mendili kaybolmuş lakin bununda farkına varamamışlardı. Leyla’ya göz koyanlar mendili çalmış ve artık Leyla’yı kaçırmanın planlarını yapıyorlardı. Ustanın evine giden kötü adamlar kapıyı açan Leyla’ya mendili uzatıp Neşet ustamız seni bekliyor deyince Leyla’da hemen çıkıp adamların arabasına bindi olacaklardan zerrece haberi olmadan. Yolda giden araba birden yön değiştirdi ve artık Leyla başına geleceklerden Neşet’e neler edeceğinden az çok haberi olmuştu. Tenha bir yerde duran arabadan çığlıklar içinde zorla ite kalka çıkarılan Leyla iki kişi tarafından vahşice hiçbir insan vicdanın kaldırmayacağı şekilde tecavüz edildi. Ah ah bu nasıl bir acı bu nasıl bir kader diyemeden geçemiyor insan. Leyla yangınlar, tarifsiz kederler, tutunacak bir dalı bile kalmamış tükenmiş umutlar içinde geldi Neşet’in yanına söyledikleri söz desen değil ateş desen ateşler bu kadar da yakamaz ki insanı kar, buz, su desen onlarda bir baharı bir cemre yemiş toprağı bu kadar kış içinde bırakamaz ki. Neşet’im beni kirlettiler, namusuna el sürdüler gayrı benden sana yar olmaz hakkını helal et çocuklarım sana emanet ben gitmek zorundayım. İşte bunlar döküldü Leyla’nın dudaklarından bir çırpıda. Varsa lügatinizde bu sözlerin bir aşıkta bıraktığı yarımlığı, yanmışlığı anlatan kelimeler siz söyleyin. Neşet yine de gitme, etme dediyse de nafile gidecekti Leyla.

Doyulur mu doyulur mu

Canana da kıyılır mı

Cananına kıyanlar

Hakkın kulu sayılır mı

Böyle dedi Leyla’nın gidişi üzerine Neşet Usta. Türküsündeki canan kelimesi birçok kişinin anladığı gibi sevgili anlamında değil en küçük kızları olan Canan içindi. Bana kıyıyorsun beni öylece bırakıp gidiyorsun hiç değilse Canan için kal demenin bir başka yoluydu ama Leyla gitmişti çoktan. Ve aşağı yukarı herkesi bildiği o meşhur türkü Leyla’nın bu gidişine yazılacaktı.

Yazımı kışa çevirdin
Karlar yağdı başa Leylam
Viran oldu evim yurdum
Ne söylesem boşa Leylam

Her an gözümde perdesin
Nere baksam sen ordasın
Mevla’m ayrılık vermesin
Gökte uçan kuşa Leylam

Yardan ayrı kalmak ölüm
Söyle ne olacak halım
Böyle kader böyle zulüm
Gelir garip başa Leylam

Artık bambaşka bir hayat başlıyordu Neşet Ertaş için Leyla’sı gitmiş biçare kala kalmıştı ortada. Sabahları bir bardak sek rakı içmeden uyanamıyordum dediği bir döneme giren garip aslında bir nevi gem vuramadığı duygularının esiri sarhoşu haline geliyordu. Yine gazinoda çok içtiği bir akşam çalıp söylerken birden sazın perdelerine basan sol eline felç girdi. Türküyü yarıda kesen Neşet usta tekrar sazı eline almaya çalıştı ama yapamadı. Apar topar hastaneye kaldırıldı ama ikinci bir darbeyi de felç yüzünden yedi. Doktor bu şartlarda bağlama çalamayacağını söyledi. Neşet bu durumda hemen Almanya’daki abisini aradı ve orda tedavi olmak için yanına geleceğini söyledi. Ve otuz beş yıl sonra döneceği vatanından ayrılmak zorunda kaldı. Almanya’da iki yıl tedaviden sonra tekrar sazı çalmaya başlaması onu tekrar vatanına dönme şöhretine kaldığı yerden devam etme fırsatı sunabilirdi ama Neşet Ertaş çoktan unutulmuşumdur hem çocuklar burada okusun diyerek gitmekten vazgeçti. Otuz beş yıl boyunca plaklar doldurduğu gibi düğünler için ülkeleri gezmeye devam etti. Bir gün iki sanatçı arkadaşı ile Yugoslavya’ya düğüne gitti ama iki arkadaşı kavga edince şoförlük bilmeyen Neşet Ertaş tek başına arabayı sürmek zorunda kaldı ve çok geçmeden kaza yapınca ehliyetsiz araba kullanmaktan polisler garibi hapse attı. Üç ay boyunca konsolosluklara yazı göndermesine rağmen kimseden bir geri dönüş alamadı. Sadece Yahya Kemal kitabını gönderip girişine Merhaba Bozkırın Tezenesi diye not ekledi. Bu süreç boyunca Neşet Ertaş “Hapishanelere Güneş Doğmuyor, Hapishanelere Attım Postumu, Neredesin Sen” gibi birbirinden değerli türkülerini yazdı. Özellikle Neredesin Sen türküsünü kalemi bittiği için kibritin ucundaki barutu diliyle ıslatarak kağıda yazdı. Tatlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm/ Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen diyerek Leyla’yı öylesine delice özlüyordu.

Hayatı boyunca siyasi çekişmeler ve kavgalarda bulunmayan usta sanatını bir defalığa mahsus asılan Başbakan Adnan Menderes için öyle acıklı öyle içten konuşturmuştur ki türküsünde adeta asılan bir insanın can yakan feryatlarını duyarsınız.

Toplanmış hakimler dediler idam

Üç ağaç içinde yetiyor vadem

Beni kurtarmaya da yokmuş adam

Asıyorlar kara gözlüm gel ağla

 

Senin kaderinde benim tecellim

Hapis damlarında yetmiş ecelim

Sehpaya da çıkmaya yoktur mecalim

Asıyorlar kara gözlüm gel ağla

Aslında bu sözler bir siyasi bir düşünceden ziyade günahsız bir insana karşı duyduğu derin bir üzüntünün göstergesidir. O, gönülden anlayan halden bilen bir sanatçı, onun bir yarada kan ve etten fazlasını görmesi onun acıyla hem hal oluşundan geliyor galiba.

Yıllar sonra ise henüz Leyla’nın acısı tam anlamıyla geçmemişken Antalya’da Leyla’nın fuhuş çetesinin başında yakalandığı haberini alınca Leyla’nın bu haline mi yoksa Babasının sözünü çiğnediğine mi yanacağını bilemez oldu Neşet Usta. O acıyla türküsünde Leyla’ya bir kez daha seslendi.

Niye çattın kaşlarını

Bilmiyorum yar suçlarımı

Ölürsem ben saçlarını

Yolma gayrı yolma leyli leyli

 

Ben yandım aşkın narına

Meyletmem dünya malına

Ölürsem ben mezarıma

Gelme gayrı gelme leyli leyli

 

Bir garibim düştüm dile

Gerçeklerde olmaz hile

Zalimler elinden bile

Alma beni alma leyli leyli

Çekilen o acının tarifini biraz olsun bu dizeler anlatır gibi oluyor ister istemez. Gitme! Kurbanın olayım gitme! Bu sözlerle sevdiğine yalvaran bir insanın şimdi ise mezarıma bile gelme diyerek sitemler etmesi, soruyorum sizlere hangi duyguların dile gelişidir. Aşık olan bir babanın da bu olay üzerine oğluna sözleri türküyle söylemesi icap eder.

 Temiz ruhlu saf kalplisin şöhretsin

Hakkın vardır evlenmeye evladım

Mevla’m sana yapanları kahretsin

Aslı bozuk alma dedim evladım

 

Dokunsalar nazik tene kir gelir

Bizden önce ceddimize ar gelir

Köle olmak şanımıza zor gelir

Sen aklını yitirmişsin evladım

 

Küsmedim Neşet’im kahrettim sana

Baban değil miydim sormadın bana

Olan olmuş yavrum ne deyim sana

Aslı bozuk alma dedim evladım

Bu türkü üzerine bir evladın mahcup ve pişman olmaması elde değildir lakin Aşık olan evladın da bir çift sözü vardır elbet.

Aşkı kimden aldın sevgiyi kimden

Aslı bozuk deme gel şu insana

Soracak olursan eğer ki benden

Aslı bozuk deme gel şu insana ya dost

 

Yazımızı felek yazdı Mevla’dan değil

Senin dediklerin evladan değil

Her hata suç bende Leyla’dan değil

Aslı bozuk deme gel şu insana ya dost

 

 

Ulu arıyorsan analar ulu

Sevmişiz gönülden olmuşuz kulu

Analar insandır biz insanoğlu

Aslı bozuk deme gel şu insana ya dost

Allah’ım bu nasıl bir aşk bu nasıl bitmeyen bir sevgi bu nasıl bir saygı. Kal demesine rağmen bir başına koyup giden bir insana bu neyin hoşgörüsüdür. Adı kirli bir çetenin başında anılmasına, alem içinde boynunun bükük bırakılmasına rağmen her hata suç bende Leyla’dan değil demek hangi yaralı gönlün altından kalkacağı bir iştir sorarım sizlere. Ve türkünün son kıtasında Neşet Ertaş’ın altını çizdiği yer kadınlık ve kadına saygı konusunda çok önemlidir. Analar insandır biz insanoğlu diyerek aslında itham edilenin eski karısı olmasından ziyade bir kadın bir ana olduğunun üzerinde kararlılıkla durması takdire şayan bir harekettir benim kabulümce. İşte Neşet Ertaş olmak budur. Yazımın başından beri anlatmaya çalıştığım mesele bir derdin insanı nasılda güzelleştirdiği, bir acının insanın el değmemiş yanlarını nasılda yoğurduğudur. Bekleyişin üzümü şarap yapan bir edayla nasılda bir insanın sözlerini damaklarda hoş bir tat bırakan hale getirmesidir. Çok geçmeden içi kırgınlıklarla dolu babasını toprağa vermek usta için vahim bir durum olmuştu. Bir ruhun iki ayrı insanıyız dediği babasının böyle gidişi bir evladı nasıl perişan eylemez.

Garibin dünyada yüzü gülemez

Her zaman işleri zordur garibin

Sever sever sevdiğini alamaz

Bülbül gibi işi zordur garibin

 

İniler arı gibi kendinden geçer

Her çiçek bağrına bir yara açar

Bir bina yapsa da çabucak uçar

Böyle kara bahtı vardır garibin

 

Garibin yüzüne gülen bulunmaz

Gül olsa pazarda alan bulunmaz

Garibin derdinden bilen bulunmaz

Dünyası başına dardır garibin

Artık bunca acıdan çilelerden sonra tek bir iş kalmıştır geriye oda türküler yazıp sanatına yeni değerler katmaktır. Öyle de olur zaten ilerleyen yaşın getirdiği bir dünya görüşü ve acılarla bezenip bu hallere gelmek yeni türkülerinde muhteva açısından bariz bir şekilde kendini gösterir. Dünya’ya, insanlığa, kardeşliğe, birliğe ve bütünlüğe öyle anlamlı öyle cana yakın mesajlar verir ki Neşet Usta, türküleriyle kötülüğe savaşlar açar adeta.

Bir anadan dünyaya gelen yolcu

Görünce dünyaya gönül verdin mi?

Kimi büyük kim böcek kimi kul

Bunlar neden nedenini sordun mu?

 

İnsan ölür ama ruhu ölmez

Bunca mahlukat var hiç biri gülmez

Cehennem azabı zordur çekilmez

Azap çeken hayvanları gördün mü?

 

Garip bülbül gibi feryat ederiz

Cehalet(cahiller) elinde küskün kederiz

Hep yolcuyuz böyle geldik böyle gideriz

Dünya senin vatanin mi yurdun mu?

TRT radyoları garibi çoktan öldürmüştü bile. Onun türkülerini çalmadan evvel rahmetli Neşet Ertaş diye söze başlıyorlardı. Kendi ülkesinde ölmeden öldürülmek tekrar vatanına dönme hevesini kursağında bırakmaktan başka bir şey değildi garip için. Ama ikna edilmeli vatanına tekrar getirilmeliydi. Arz-ı endam etmeliydi türküleriyle milyonların gözü önünde ve son bir defa ben daha ölmedim demeliydi var gücüyle. Birileri için artık bu durum can sıkmış ve Neşet’i ikna etmek için Almanya’ya seferler başlamıştı. Bayram Bilge Tokel’in büyük çabaları sonucunda usta ikna edildi. Hasan Saltık ise türkülerinin telif hakkı için var gücüyle çalıştıktan sonra olması gerektiği gibi türküler asıl sahibine verildi. Artık her şey hazırdı ama usta beni çoktan unutmuşlardır diyerek endişeliydi bu dönüşten. Harbiye’de binlerce kişinin katılacağı bir konser hazırlığı çoktan başlatılmıştı. Neşet Ertaş dönmüştü öz yurduna ve ertesi günü konsere çıkacaktı. Evine gelenler konser ücretini uzattıklarında bizim Abdalların parası yoktur içeri giremezler bu parayı onların bilet parası diye sayarsınız dedi. Neşet Ertaş dünya malının dünyada kalacağını asıl olanın insanlık olduğunu yine öyle güzel anlatmıştı ki verdiği bu dersle parmak ısırmamak mümkün değildi. Konser gerçekleşmiş dolu dolu bir program olmuşta fakat asıl önemli olan garibin bunca zaman sonra bu kadar içten gülmesiydi. O unutulmamıştı. Devrin Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’in kendisine devlet sanatçısı unvanını vermeyi teklif ettiğinde ben halkımın sanatçısıyım kabul edemem demesi aslında onun halkına nasıl bir sevgi ile bağlı olduğunu gösteriyordu. Böylesi bir gururu yaşamak yerine o halkın gönlünde yer edinme gayesiyle çabalıyordu. Konserler, televizyon programları artık hayatının geri kalanında onun için en keyifli durum haline gelmişti. Yıllar ilerliyor artık gittikçe yaşlanıyordu usta. Eskisi gibi artık sık sık konserler verememeye başladı. Televizyon programları ise artık onun için yorucu hale geliyordu ister istemez. 2012 yılının Ağustos sonlarına doğru konulan kanser teşhisi üzerine hastaneye yatırılan usta artık az çok sezmişti ölümün kapıyı çaldığını. Yeni şeyler söylemek lazımdır her vakit ölüm gelip kapıya dayansada. Garip alır eline kalemi derme çatma bir yazıyla sözlerini yazar türkünün, sazını çalamayacağını  adı gibi biliyordur.

VEDA

Tükendi ömrümün çoğu gidiyor

Cahil ömrüm geldi geçti yel gibi

Sevdiğim uzaktan seyir ediyor

Beni görüp bakınıyor el gibi

 

Geçti günler, yıllar, ömürse doldu

Giden gitti bilmem geri ne kaldı

Ömrümün baharı sarardı soldu

Yandı kaldı garip bağrım çöl gibi

 

Veren, geri almak için gözlüyor

Her an her saniye beni izliyor

Garip bağrım için için sızlıyor

Sazımda inleyen sırma tel gibi

 

Uzun yoldan gelmiş gibi yorgunum

Ne kimseye küskün ne de dargınım

Bir ahu gözlüye candan vurgunum

Garip gönlüm kapısında kul gibi

12 Eylül 2012. Ölüm ne garip bir şey giden öyle bir gidiyor ki sessiz, soğuk kış gecelerinde yürüdüğü karda bırakarak izini ama ardına bile bakamadan usul usul gidiyor. Peki ya kalan nasıl kalıyor geride asıl zor olan mesele bu değil mi? Gidenler özlüyor mu? Yerinden memnun mu bilmem ama kalanın ne özlemi bitiyor ne de gideni mum ışığıyla araması. Neşet’im eylülünün ortasında giden bir yaz gibi sıcağı, samimiyeti ve acıyla karışık gülüşü aldı gitti bizden. Dediği gibi yorulmuştu garip öyle küskünlük, dargınlık taşıyacak bir yüreğide yoktu ki ama hala vurgun hala sevdalıydı vefasız sevdiğine son nefesinde bile. Toprağa verilirken mezarıma bile gelme dediği Leyla ordaydı. Allah gani gani rahmet eylesin. Makamı âli mekanı cennet olsun.

Günümüzde pek çok televizyon programlarında ve söyleşilerinde Neşet Ertaş’ı mahalli bir sanatçıdan öte görmemeleri başta garip olarak biz sevenlerini ziyadesiyle üzmektedir. Bu tip söylemler muhatabının başta kişiliğine, emeğine ve kültürümüze katkıda bulunan bir sanatına büyük bir saygısızlıktır. Söylediklerim mahalli sanatçıları küçümseme niyetinde asla değildir ama eğer ortada bir mahalli sanatçılıktan çok kültüre, sanata ve maneviyata yönelik eylemler varsa biz sevenleri olarak Neşet Ertaş’a hak ettiği değerin verilmesi için bu gibi söylemlerde ve savunmalarda bulunmak zorundayız. Dadaloğlu gibi halk şairi ve aşığı ile aynı kabileye mensup bir insanı düğün çalgıcısı gibi görmek kimin haddidir. Zamanın getirdiği koşullar yüzünden Neşet Ertaş’ın daha önceki aşıklar ile bağdaşmayan eylemlerde bulunduğu için onlardan soyutlar hale getirmek bu kültürün dönen çarkına çomak sokmaktır. Her ne olursa olsun ekmek parasından başka hiçbir gaye gütmeden televizyonlarda, gazinolarda ve düğünlerde türküler söylemek ötekileştirilecek bir durum değildir. Bu cümleleri yazarken de aklıma köyümdeki onu yakından gören ve tanıyan Ferhat amcamın dedikleri hatırıma geliyor birden. Neşet Ertaş’ı bilmeyenler türkü söyler sanır yeğenim demişti bana. Çok güzel özetliyor durumu bu cümleler, evet her denilenler onu bilmemekten kaynaklanıyor. Onda Anadolu insanının hayatının her bölümünde yaşadığı ve yaşayabileceği dertler var, o garip, mahzun, mahcup ve en çokta bizden birisi. Yer sofrasında bölünen bir ekmeği yiyen, köydeki, şehirdeki garip Ahmet Emmi, Mehmet Emmi gibi uzun Samsun sigarası içen, üç kuruşu Allah’tan gelen bir rızık diye kabul edip mutluluğun parada olmadığını bilen birisi Neşet Ustam. Gönüller yapan, kalplerin arasında gizli bir yol olduğunu savunan ve hayatı boyunca bu yolu arayan, ayaklarınızın turabı gönüllerinizin hizmetçisiyim diyen bir gönül ehli.

Dost elinden gel olmazsa varılmaz

Rızasız bahçenin gülü derilmez

Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez

Gönülden gönüle giden yol gizli gizli.

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder