casino maxi

Aynı Yas Aynı Tavan

Düşünce Oca 27, 2016 0 Yorum

Bu yazıya başlamayı arzuladığım yer, en içten yazılmış yazılar nereden başlarsa oradan başlayışım kadar kolay gelecek mahiyette değil, zira bu yazıma bir babanın kalbinden başlamayı arzuluyorum.

Bu yazıya bir babanın kalbinden başlıyorum, desturla –ve bir o kadar korkuyla-.

Bir babanın kalbinden başlanamaz yazmaya öyle kolay kolay. Bu duygu karmaşasına ayak uydurabilmek her yiğidin harcı değildir zira, her baba yiğidin harcı dâhi değildir; sadece babaların, babaların harcıdır.

Öyle karmaşık bir duygu dünyasıdır ki burası; sevgiyle öfkenin ikiz kardeş olduğuna ayan beyan şahit olur, babanın kahkahalarına şerik olabilmenin ne zor ve bir o kadar harikulade bir mes’ele olduğunun farkına varır, onun gözyaşının akma ihtimalinin binde bir de olsa var olduğunu idrak eder, şaşkına döner, daha ziyade hayran kalırsınız. Sevgiyle öfkenin ikiz kardeş olduğunu müşahade edişiniz, öfkeye olan sert tavrınızı az da olsa yumuşatır, babanın kahkahalarında kaybolma arzu ve isteğiniz doruklara ulaşır ve fakat onun gözyaşının akma ihtimali dahi canınızı yakar; buna şahit olduğunuz an, kaybolduğunuzda kendinizi bulabileceğiniz nadir meskenlerden birinin, onun gözyaşları olduğunu anlarsınız.

Onun gözyaşlarında kendinizden nefret eder, kendinizden kaçar, kendinizde kaybolur, kendinize yürür, kendinizi arar, kendinize koşar, kendinizi bulur, onun gözyaşlarıyla kimliğinize kavuşur, onun gözyaşlarıyla canınız yanar, onun gözyaşlarıyla câna kanar; kendinize –ve bilhassa kendinizde- yolculuğunuzda, onun gözyaşlarından öte yer olmadığına inanmaya başlarsınız.

Ve ne doğru bir inanıştır bu.

Tasnif, teşbihin kaderinden pay almış mıdır bilemiyorum ancak hata olmaması temennisiyle fikir dünyamda bir tasnif yapıyorum istemsiz;
bir “babalar”ın
bir de “kız babaları”nın olduğu yönünde bir tasnif.

Babaların kalbinden yazmaya başlamak zordur
ve imkânsızdır kız babalarının kalbinden yazmaya başlamak.

Kız babalarının kalbinin başı sonu yoktur çünkü, dipsiz kuyudur, karaya ulaşılacağına dair tek bir emare dahi bulunmayan deryadır, yakınlarda bir damla su olma ihtimalinden ziyadesiyle uzak çöldür, bitmeyen yol, şeksiz ve bir o kadar şüphesiz ahret inancıdır kız babalarının kalbi.

Öyledir. Babaların gözyaşları, kendisinden öte yer olmayan zaruri meskense, kız babalarının gözyaşları başlı başına bir evrendir; kendine has yörüngesiyle güneşi, ayı olan, gezegenlerden de kusur kalmamış bir evren.

Kız babalarının kalbi başka atar, nabızlarını başparmaklarının başlangıç noktasından, boyunlarının
solundaki damardan ve hatta kalbinden değil, kızlarına bakışlarından dinleyebilirsiniz ancak.

Kız babalarının nabzı, kızlarında atar ve dâhi kızlarından dinlenir. Yüreklerinden geçen kızlarına değer, kızlarından geçen, yüreklerine…

Duâları, kızlarına uğramadan yükselemez semâya, kızlarına uğrar ve münâcât olur, öyle vücûd bulur; bu öyle bir vücûda geliştir ki, tam da vücûbuncadır.

Öyle midir?

“ Birkaç güne ulaşır mahkeme celbi eline, dedi. Bilemiyorum kızım, nasıl davranmam gerektiğini bilemiyorum. Allah’a havale ettim, sabır diyerek izliyorum olanları.”

Gelir mi sahi? Blöftür belki, blöf müdür sahi? “Blöfün de eğrisi doğrusu var be baba! Blöfün de bir hakkı var! 50 küsür senelik ömrünce hiç mi blöf yapmadın!” diyesi geldi fakat o mâhur beste çalsa ağlaşacakları kişinin yine babası olacağından emin olduğundan mütevellit, dili varmadı demeye. Annesi genelde bu eylemi işteş çatılı yapmaz, kendisiyle baş başa kaldığı zamanlarda, gizlice icra ederdi; ondan sebepti, annesiyle o mâhur besteye ağlaşmamış olmaları.

Sonra bu düşüncelerden sıyrılıverdi bir an,
– “Baba” diye seslendi gözyaşı şerikine.

Babası meraklı gözlerle kendisine yöneltti bakışlarını –o bakışlar ki merhamet doluydu-. Babasının suratına 21 yıllık ömründe bakmadığı kadar dikkatli bakınca, suratındaki tüm çizgilerde acziyeti harfiyen okuyabilme kudretine erişti. Evet, babasının yüzündeki bütün çizgiler, acziyetini ilan ediyordu.

Kısa süreli ve fazlasıyla anlamlı bu sessizlikten sonra derin bir nefes aldı ve dedi,
-“Hayat bu kadar ucuz mu? Hayat bu kadar mı ucuz?”

O sıra, kurduğu cümlenin abesle iştigal olduğundan habersiz, soru ekini hangi kelimeden sonra koyduğunun ehemmiyetinin ne olduğunu düşünmek hususunda kendisini zorladı; zorlamasa, çok zorlanacaktı, o ânı kaldırmakta.

Babası anlam verememişti söylediklerine. O yine bilmiyormuş gibi yaparak gidip babasına sarıldı, o dağ gibi adama sarıldı, o dağ gibi pamuktan adama… Babasına tebessüm etti –babası, kendisine tebessüm ettiğinde tüm abesle iştigallere mânâlı bir meşguliyet nazarıyla bakardı- ve dağlar üzerine tefekkür edeceğini söyleyerek odasına çekilmek üzere müsaade istedi.

Müsaade onundu.

Yatağına uzandı, içerisindeki o köhne âlemde en naturalinden binlerce afet olurken, bir bahar havası yaşatmanın ne zor olduğunu düşündü. Hafif doğrulup, pencereden dağları, dağlardan ziyade heybetlerini izlemeye başladı, zira yalan söylemekten hoşlanmazdı.

“Aynı tas, aynı hamam!” diye geçirdi içinden, yalan söylemekten hoşlanmazdı.

Aynı has, aynı tamamdı.

Yalan söylemekten hoşlanmazdı.

Muhakkak öyledir.

Ve evlatlar nezdinde ana ocaksa, baba dağdır.
“Baba ölür dağ yıkılır, ana ölür ocak yıkılır.”

Baba, mahkeme koridorlarına, duruşma salonlarına rağmen babadır, dağdır, geçilmezdir.
Baba, asfalt dökülmemiş kilometrelerce uzaklığa rağmen, babadır, yoldur, değildir ulaşılmaz.
Baba, susuzluktan kuraklaşmışlığına rağmen, babadır, bahçedir, hasadı kâbildir.
Baba, yağan sağanak yağmura rağmen, babadır, izdir, korumuştur çizgilerini.

Baba;
“elif”tir baba,
“ye”yi de o öğretmiştir fakat.

Baba;
“bidayet”tir baba,
“nihayet”e de o hazırlamaktadır fakat.

Tüm fakatlara, tüm rağmenlere, tüm mahkeme koridorlarına, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün tüm ihmallerine, bahçıvanların umarsızlıklarına, yağan yağmurun sağanaklığına rağmendir, babadır, fakattır.

Muhakkak.

İki elini başının ardında kavuşturmuş, uzandığı yatağından tavanı seyre koyulalı yaklaşık 3 saat olmuştu.

Düşün düşün bitmiyordu, düşünülecekler kapıya dayanmıştı, kapılar yüzüne kapanmıştı, “bir peş peşe kapı alamadım be! bir düşeş atamadım şu hayatta!” diye geçirdi içinden, sonra “tövbe” dedi, “tövbe estağfirullah!”.

Düşün düşün, biterdi.
Kapıya dayanan, kovulabilirdi.
Tavlada başarılı olsa neydi, olmasa neydi?

Aklî yorgunluklarını böylece dindirdikten sonra, o muazzam manzarayı ihtiva eden tavanı izlemeye devam etti, her gece bu tavanla göz göze, diz dize kalp fırtınası yapardı ve saatlerce sürerdi bu mesai.

Bu kez de öyleydi,

aynı yas, aynı tavan.

Efendiler, bu yazıya babaların kalbinden başlamayı arzuladım; daha da zorlayıp şansımı, kız babalarının kalbinden atmaya talip oldum adımlarımı.
Olmadı,
başaramadım.

Babalarına izahı kâbil olmayan mânâlar atfetmiş kızların kalbinden başlamış buldum kendimi.
Fakat onun da veremedim hakkını.

Tüm anlatamamışlıklarıma, başaramamışlıklarıma, acımışlıklarıma rağmen diyeceğim tek şey şudur, tek şey şudur diyeceğim;

bilesiniz ki, akıl ve irade nimetini yüklenebilmiş tek dağdır;
(baba).
(Ahzâb/72)

 Rukiye Feyza Yıldırım

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder