casino maxi

Av. Kaya Kartal ile #MüslümanTutsaklar Üzerine Konuştuk

Siyaset Mar 04, 2015 0 Yorum

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Röpörtaj:Burak Kalpaklıoğlu

 

Sizi tanıyabilir miyiz?

İsmim Kaya Kartal İstanbul’da 2006 yılından beri avukatlık yapıyorum. 2007 yılından bugüne Mazlumder’de çeşitli görevlerde bulundum. 2010’dan itibaren cezaevi çalışmalarına odaklanmış durumdayım. Mazlumder Cezaevi komisyonu diye bir komisyon oluşturduk. Bu komisyon çalışmaları içerisinde gerek Türkiye’deki çeşitli cezaevlerini ziyaret etme oradaki mahpuslarla görüşme, gerek onlardan aldığımız verilerle ilgili kurumlara müraacatta bulunma, bunları bildirme, gerekse oradan aldığımız bilgileri kamuoyuna açıklayarak kamuoyunu bilgilendirme tarzında çalışmalar cezaevi komisyonunun bir ayağını oluşturuyor. Diğer ayağında cezaevine girmiş çıkmış insanlarla veya halihazırda cezaevinde olan mahpusların aileleriyle, eşi olabiliyor, kardeşi olabilyor, babası olabiliyor, çocuğu olabiliyor onlarla “cezaevi söyleşileri” başlığı altında söyleşiler yapıyoruz. Bugüne kadar 24 tane söyleşi yaptık. Yine bu çalışma bağlamında mektuplaşma ve bayramlarda tebrikleşme, çeşitli kitap hediyeleşmesi şeklinde kitap göndererek bir başka ayağını kurmuş durumundayız. Cezaevi komisyonu genel olarak bu çerçevede ilerliyor. Biz gerek bu gözlemlerimiz, cezaevi ziyaretleri, kurumlarla yazışmalar sayesinde ciddi anlamda bir veriye sahip olmuş durumdayız. Mazlumderde cezaevi çalışmalarını genel olarak bu bağlamda yürütüyoruz.

Hocam bir kavram olarak cezaevine ve Türkiye’de cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine dair genel bir çerçeve çizebilir misiniz?

Türkiye’de cezaevleri mevzusuna geldiğimizde aslında sadece Türkiye’de değil bütün dünyada cezaevleri maalesef insan hakkı ihlallerinin en çok yaşandığı alanlar. Çünkü kapalı mekanlar özellikle Türkiye’de görüldüğü üzere dışarıdan gözlem imkanları çok zayıf veya bilinçli olarak zayıf bırakılmış durumda. Çeşitli kurumlar oluşturuluyor ama sivil toplum, sivil toplumun bağımsız kurumlarının müdahil olamamasından dolayı cezaevi gözlemi anlamında cezaevinde ne olup bittiğini öğrenemiyoruz ya da çok geç öğrenmiş oluyoruz. Deliller karartılmış oluyor. Atıyorum bir işkence iddası varsa. Ancak hatırlarsınız belki Engin Ceber vakasında olduğu gibi ölecek ki içerideki vatandaş artık gizlenemez hale gelsin oradaki ihlalin boyutu. İhlalller çok başlık altında Türkiye’de ve dünyada devam ediyor. Ama biz daha temelden bir yaklaşımla bizatihi bir cezalandırma aracı olarak cezaevinin başlı başına bir ihlal olduğunu düşünüyoruz. İnsan onuruna, insan ahlakına aykırı bir şey olarak görüyoruz. Daha da özelde biz bunun Müslümanlar açısından baktığımızda bu şekilde bir cezalandırmanın İslami ve insani olmadığını düşünüyoruz. Kur’an’a baktığımızda çok çeşitli cezalandırma yöntemlerinin sayılmış olmasına rağmen ki dönemi itibariyle birtakım özel örnekleri bulunmasına rağmen Kur’an’ın indiği süreç içerisinde bir cezalandırma aracı olarak cezaevini görmüyoruz. Bu aslında bir tesadüf değil. Zaten müminler açısından Kur’an’ın boş bıraktığı ya da değinmediği hiçbir şey tesadüf değildir. Biz bunun bilinçli olarak Rabbimiz tarafından bir cezalandırma aracı olarak öngörülmediğini düşünüyoruz. Çünkü dediğim gibi gerçekten insan onuruna, insan fıtratına aykırı bir durum. Çeşitli örneklerini gördüm bunun. Cezaevinde mahpuslarla görüşüyoruz. Uzun yıllardır kalmış mahpuslarda bir kısım fiziksel rahatsızlıklar oluşmuş, çeşitli hastalıklara maruz kalmışlar. Dışarıdakiler için farkına varılamayan toprağa dokunma mevzusunun oradakiler için önemli bir ihtiyaç haline geldiğini görüyorsunuz. Dışarıdakiler için ufku görememek gibi bir sorun söz konusu değilken içeridekiler açısından özellikle uzun süreli mahpuslar açısından bunun kalıcı göz rahatsızlıklarına neden olan bir sorun haline geldiğini görüyoruz. İnsanı hürriyetinden mahrum bırakma adı altında bir ceza veriyorsunuz. Ceza tektir, bunun dışında bir ceza uygulamamanız gerekir artık ama cezaevi şartları dolayısıyla, doğası dolayısıyla mahpuslar içeride farklı şekilde cezalandırılmış oluyorlar. Hastalıklara maruz kalıyorlar. İnsani yaşam standartlarından mahrum kalıyorlar, aileleriyle görüşme anlamında, bir aile hayatı kurma anlamında ciddi problemleri oluyor.

Sadece içeridekilerin değil cezaevi aynı zamanda dışarıdakiler açısından da cezaevi. Mahpusun ailesi açısından da ciddi bir ihlal mekanizması olmuş durumda. Şöyle ki bir çocuk babasıyla ilişki kuramıyor hiçbir şekilde. Belli tasarlanmış tanınmış süreler var. O süre boyunca gidip bir gardiyanın huzurunda görüşebiliyor ama o kadar. Bir baba-oğul ilişkisi gelişemiyor, bir anne-oğul ilişkisi gelişemiyor. Eşler birbiriyle mahrem ilişki geliştiremiyorlar. Bununla alakalı aslında çeşitli düzenlemeler yapıldı. Mahremiyet demişken oradan devam edeyim ihlaller bağlamında. Türkiye dışında bazı ülkelerde uygulanan bir yöntem vardı. Cezaevinin en azından gayri insaniliğini düzeltmeye yönelik bir yöntem. O da mahpusların eşleriyle, anne-babalarıyla, çocuklarıyla görüşme adı altında gardiyanlardan, devlet denetiminden, jandarma gözetiminden bağımsız şekilde bir aile hayatı yaşayacakları alanlar oluşturulması. Yani işte cezaevinin içerisinde bir ev ya da prefabrik konut inşa ediliyor, mahpuslar kendisine tanınan zaman içerisinde orada bir aile hayatı yaşıyorlar. O duygusal ihtiyacı gidermiş oluyorlar. Türkiye’de de bu konuşuldu ve getirildi aslında 2012 yılında sanıyorum. Ama bu bir hak olarak değil, bir ödül olarak tasarlandı ve bir ödül yönetmeliği içerisine konuldu. Bizce temel bir hak olan bir husus bu. Böylece cezaevi idarelerine şöyle bir yetki verilmiş oldu ve sadece eşlerle sınırlandırılmış oldu. Yani çocuklar, anne-babalar bu kapsama dahil edilmedi. Mahpuslara uslu dururlarsa, idareyle iyi geçinirlerse -mahpuslar açısından bakıldığında ki onların söylemi bu idarenin bir anlamda dediği herşeyi yaparsa- idare tarafından tanınmış bir “lütuf” olarak tanınmış durumda. Bizatihi bu durum bile cezaevine devletlerin bakışını gayri insaniliğini gösteriyor. Neden siz bir insanı eşiyle görüştürürken eşiyle görüşmesini ona bir ödül olarak sunuyorsunuz? Yani mahpus gelecek, eşimle görüşmek istiyorum diyecek, siz de devlet olarak tamam görüş diyeceksiniz. Bu bir defa Türkiye’deki yerleşik namus algısı açısından, ahlak algısı açısından, din algısı açısından problemli bir durum.

Cezaevine maalesef toplumsal anlamdaki ve devletin bakışındaki sıkıntılar bu tür uygulamaları getiriyor. En temel hakkı bile bir hak olarak değil bir ödül olarak düzenleyip olayı böyle bir hale sokma şeklinde yürüyor. Biraz önce saydığım cezaevinin farklı cezalandırmalarla devam ettiği bir defa değil sürekli bir cezalandırma şekline bürünme hasebiyle bunun makul ve insani bir cezalandırma aracı olmadığını düşünüyoruz. Bu yüzden ihlallerin en önemlisi zaten cezaevinin kendisi. Onun içinden çıkıp diğer ihlallere baktığımızda da mahpuslar cezaevine girip çıkana kadar çok seri halde ciddi hak ihlalleriyle karşılaşıyorlar. Bir defa kaldıkları şartlar insani standartlara uygun değil. Şu an cezaevi kapasitesi dolmuş durumda. Birçok yerde kapasiteyi artırmak adına aynı ortak alanlar, aynı ihtiyaçları gidermeye dönük aynı hizmetler söz konsuyken birçok cezaevi nüfusu iki katına çıkarılacak şekilde ek ranza sistemiyle kapasite artırımına uğradı. Bu bir kapasite artırımı değildir. Çünkü tuvalet sayısı, banyo sayısı, görevli gardiyan sayısı aynıyken siz cezaevindeki ranzaların sayısını artırarak orayı kalabalıklaştırırsanız insanlar ortak kullanım alanlarını kullanamaz hale gelir. İnsanlar banyoları, tuvaletleri kullanamaz hale gelir ki bu yüzden birçok kavga çıktığını duyuyoruz cezaevlerinde. Yine cezaevlerinde yemeklerden tutun sağlıktan yararlanmaya kadar bir dizi ihlal söz konusu. Bazı cezaevlerinde yemeklerin çok yağlı olduğundan, bazılarında çok tuzlu geldiğinden, bazılarında çok kalitesiz olduğundan besin değeri açısından, bazılarında sürekli aynı yemeklerin çıktığı yönünde şikayetler, itirazlar alıyoruz.

Cezaevlerinde sağlıkla alakalı çok ciddi problemler var. Cezaevleri şu an bizatihi insanların hastalanması için en elverişli ortam. Tamamen  beton, rutubetli, havasız ortam, güneş girmiyor. Zaten tasarlanış şekli güneşin girmemesi üzerine kurgulanmış. Hastalandığınızda doktora gittiğinizde çok ciddi bir prosedür var, ciddi bir bürokrasi var. Örneğin diş ağrısı talebiyle başvuruyor mahpus bir ay sonra iki ay sonra sıra geliyor. Sırf o acıdan dolayı kendi dişini kendisi çekiyor mahpuslar. Ya da böbrek taşı olduğu için hastaneye gitmek isteyen mahpus artık dayanamayıp o acıyla kıvranırken sonra böbrek taşını kendi kendine düşürdüğünü fark ediyor. Hastalığı daha teşhis aşamasındayken sürelerin geçiştirilmesi dolayısıyla hastalığı kronik hale gelen mahpuslar var. Kanser hastaları çok fazla. Bunlar işin bir yönü.

Sağlık imkanlarına ulaşırken başka sıkıntılarla karşılaşılıyor. Türkiye’de bizim sıkça eleştirdiğimiz ve dile getirdiğimiz bir protokol var. Bu Sağlık Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı arasında imzalanmış bir protokol. Üçlü Protokol diye geçiyor. Buna göre mahpuslar cezaevinden dışarıdaki hastanelere, devlet hastanalerine sevk edildiklerinde muayene sırasında jandarma komutanı muayene odasında bulunuyor. Protokolde tanımlanmış şekli şu: “Jandarma komutanı doktorla hastayı görebilecek ama duyamayacak şekilde konum alır.” diye geçiyor. En temel hak olan mahremiyet hakkının ihlal edildiği bir düzenleme ve uygulanıyor. Özellikle kadın mahpuslar açısından düşündüğümüzde bu çok çok problemli bir şey oluyor. Erkekler için de büyük problem kadınlar için de çok daha büyük bir problem haline geliyor. Sırf bu yüzden böyle bir muayeneyi kabul etmediği için cezaevine geri gidiyor mahpuslar. Muayene olmuyorum diyor. Eğer beni dışarıdan bir erkek izleyecekse ben bu şartlar altında muayene olmam. Birçok zaman doktorlar kelepçelerin takılı kalmasını istedikleri için kelepçeli olarak muayene edilmek zorunda kalıyor mahpuslar. Muayeneyi reddettikleri için de tekrar cezaevine götürülüyorlar. Cezaevi de personeli gereksiz yere meşgul etti diye mahpuslar hakkında disiplin cezası bile verebiliyor, örnekleri de var bunun. Disiplin cezası veriyor. Niye? Muayeneyi reddettin diye. Daha öte böyle bir şekilde muayene yapmayacağını söyleyen doktorlar bazı onurlu doktorlar var. “Ben hastamın mahremiyeti ihlal edilirken muayene yapamam jandarma personeli dışarı çıkmak zorunda.” dediği için hakkında soruşturma açılan doktorlar oldu. Bu kadar problemli bir alanla yüz yüzeyiz. Türkiye’de doğrudur birçok şey ilerliyor. Birçok noktada ihlallerin giderildiğini görüyoruz veya bazı noktalarda tekrar geriye gidiş de yaşanabiliyor ama cezaevleri noktasında durum çok da iyi değil işin doğrusu. Evet işkence vakalarında ciddi azalmalar oldu. (onlar da bitmiş değil aslında) Ama saydığım problemler insan onuruna, ahlaka, hukuğa aykırı bir şekilde devam ediyor.

Cezaevlerinde son dönemde yaşanan bir şey var. Yayınevleri yayın gönderiyorlar cezaevlerine; gazete,dergi veya kitap. Bunlarla alakalı bazı cezaevleri anlaşılmaz bir şekilde problemler çıkarabiliyor. Yayınların bu şekilde girmesini engelliyor veya diyor ki “Mahpus istesin biz zaten o süreli yayını alırız.” ama bu pratikte geçerli bir şey değil. Çünkü cezaevi bambaşka gerekçelerle o yayının bulunamadığı, o derginin o ilde satılmadığı, kalmadığı gibi gerekçelerle o yayının ulaşmasını engelliyor. Üstelik mahpuslar zaten öyle çok zengin insanlar değiller malum. Dışarıdan gönderen insanlar bir şekilde katkı olsun diye ücret almaksızın gönderiyorlar. Ama siz mahpusa parasını ver biz alalım gibi birşeyle mahpusu zorluyorsunuz. Bir kitaptan, yazıdan, yayından korkmanın bir anlamı yok aslına bakarsanız zaten cezaevi gelen her türlü kitabı, evrakı, yazıyı inceliyor. Suç unsuru var mı yok mu? Güvenliği tehdit edecek bir şey var mı? Bunun ötesinde farklı yasaklarla mahpusların içerideki en önemli aslında onları dünyaya açan, onların zihin dünyasını geliştiren, onları diri tutan en önemli araçlar kitabı, dergiyi, yayını engellemek çok problemli bir durum. Devletin hali hazırda bundan korkması önemli bir problem.

Şu an yaklaşık 600 tane ağır hasta mahpus var cezaevlerinde. Bunların 200’den fazlası artık cezaevinde kalamayacak kadar ağırlaşmış durumdalar. Bunlarla alakalı da birtakım düzenlemeler yapıldı ama uygulama çok yavaş ve çok engelleyici durumda. Normalde eğer cezaevinde kalamayacağı yönünde bir raporu varsa mahpusun, hakimlerin, mahkemelerin bırakması gerekiyor mahpusu. Yani ölüm döşeğinde demek onu kastediyorum burada. Ama yine çok basit gerekçelerle cezaevinde kalamayacağına dair rapor alan mahpuslar özellikle terörle mücadele şubelerinden gelen güvenlik açısından risklidir raporları doğrultusunda tutuluyorlar hala içeride. Yani doktor heyeti toplanmış bir mahpusun ölüm döşeğinde olduğunu cezaevinde kalamayacağını, artık kendisine bakamayacak kadar hasta olduğuna dair bir rapor düzenlemiş ancak mahpusun güvenliği tehdit edebileceği gerekçesiyle içeride tutulması tercih ediliyor. Bu da hali hazırda yaşanan vakalardan maalesef.

Hocam özellikle F Tipi cezaevlerinde daha çok hak ihlali yaşandığını duyuyoruz. Bu cezaevlerinin inşa edilmesindeki maksat nedir?

F Tipleri 2000 yılında faaliyete geçmiş cezaevleri. Normalde bunlar yüksek güvenlikli cezaevleri sadece. Yüksek güvenlikli cezaevlerinde çoğunlukla örgütlü dosyalardan ceza almış insanlar kalıyor. Bizim klasik siyasi mahpuslar diye tanımladığımız gruplar tutuklu olsun hükümlü olsun onlar tutuluyorlar F Tiplerinde çoğunlukla. Bu cezaevlerinin temelde amacı mahpusları tecrit etmek yani yalnızlaştırmak. Dışarıyla ya da diğer mahpuslarla ilişkilerini asgari seviyeye indirmek ki buna tecrit diyoruz. Eğer ağırlaştırılmış hapis cezası almış hükümlüler söz konusuysa onlar tek kişilik hücrelerde kalıyorlar ve günde sadece 4 saat hücrelerinden küçük bir alana çıkarılıyorlar. Bahçe diyorlar o alana ama toprak falan olmayan bir bahçe, tamamen beton. Oraya çıkıyorlar ve sadece gökyüzünü görebiliyorlar yani ufku görmeleri mümkün değil burada. Tek kişilik hücrelerde kalanlar yani yan yana 3 tek kişilik hücre düşünün onlar ortak bir bahçeye açılıyor yani günde 4 saat 3 kişi olabiliyorlar ama kendi hücrelerinde o 4 saat dışında 20 saat boyunca tek başına duruyorlar. Diğer mahpuslar müebbet ya da süreli mahpus cezası almış mahpuslar 3 kişilik hücrelerde kalıyorlar onlar da bahçeli 3’erli gruplarda 9 kişi olabiliyorlar. Genel tasarımı bu f tipi cezaevlerinin. Bu da tabi olarak mahpuslarda ciddi bir sıkıntı oluşturuyor. Psikolojik sıkıntılar, artık yalnızlığın verdiği sıkıntılar. Normalde kısa süreli mahpuslar için belki de faydası olabilecek yönleri var. Özellikle yazan, çizen yalnız kalmayı isteyenler olabiliyor ancak uzun süreli cezalarda bu f tipleri kurulduğundan beri f tipinde olan insanlar var. 14 yıldır f tipinde olan insanlar var. Onlar açısından baktığımızda tek başına bir yerde bir alanda ya da 3 kişiyle bir yerde 14 yıl kalmaktan bahsediyoruz. Bu doğal olarak insanlarda ciddi sıkıntılara neden oluyor. Bazı mahpuslarda artık konuşmada zorlanma görüyorsunuz, bazı mahpuslar kelimeleri bir araya getirmekte zorlanabiliyor. Normalde bir insan hücre olarak tutulacağı yerde 20 günden fazla tutulamaz daha fazlası sağlık açısından psikolojik açıdan sıkıntılıdır. 20 günü geçmemesi öngörülüyor aslında hücre cezalarının ama bazı siyasi mahpusları hücrelerde tutuyorlar ve bu yıllara yayılıyor 10 yıl olabiliyor 14 yıl olabiliyor süresi yok yani cezası bitene kadar.

Hocam çok teşekkürler. Allah kolaylıklar versin.

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder