casino maxi

Algılar Arasında “Bayrak”

Düşünce Eki 11, 2016 0 Yorum

Bir Miras ve Bir Değer Olarak Türk Bayrağı…

Ali Tarık Parlakışık

7412-1024x768

Normal şartlarda, bayrak gibi, hususiyetleri kendi mana düzleminde hissettiren ve aşikar hale getiren fenomenler üzerine uzun analizler vücuda getirmeye gerek yoktur. Zira normal şartlar, ortalama bir seviye ve düzleme maliktir; esasında var olan şeylerdir ki, dolayısıyla var olan şeylerin her biri bir ‘şey’ olduğundan ötürü yoğun bir tafsilat veya analiz çoğu zaman vakit kaybına dahildir. Zira var olan andaki ilişki biçimleri için ifade belirtilmese de çoğunlukla bu durumdan bir kayıp hissedilmez.

Bu durumu belirtmenin akabinde diyebiliriz ki… Bir bayrak için, bir bayrağa yönelik olarak mana, din, ideoloji, ifade, olgu, his, tat, tarih, toplum, dil, vatan, ülke, devlet ve daha birçok cepheden dolayı saygı duyulabilir, benimsenebilir, sevgi hissedip heyecanlanabilir veya saygı da duyulmayabilir, benimsenmeyip sevilmeyebilir de, sevgi hissedilmeyip heyecan dahi uyandırmayabilir. Bunlar olağan durumlardır. Lakin bu mesele, haddinden fazla uzatılmayı gerektirecek bir mesele değildir, uzun süre üzerinde durulacak  bir mesele değildir.

An içindeki fikri yeterlilik yok ise gündem boşluğunu doldurmak için mesele haline getirilen meseleler umumi düzlemde ne mevcut meseleyi gündem haline getirenlere ne de  muhite bir kazanım verebilir ve buradan  entelektüel bir haz elde edilemez. Zira kafi derecede bir fikri varlık olduğu takdirde ne entelektüel/fikri harpta silahsız kalınır ne de gündelik geçici bir değer ifade etmeyen gündemler mevcut olur.

Mevcut fikri yetersizlik ise hususiyetle fikir meraklısı gençleri, kalabalıklar içinde yalnız bırakan bir unsurdan öteye gitmez.

Fikri yetersizlik aynı şekilde günden güne söylem değişikliğine yol açıyor ve bunun misallerine şahit olmak da zor değildir.  Bu dururumun misallerine birazdan değineceğiz. Ama burada hususi olarak değinmek istediğimiz nokta şudur; fikri ağırlığı olmayan insanlar, olgun ve dirayetli fikirleri konuşmak yerine, bayrağın hükmü gibi oldukça ilginç ve enteresan yorumlara/meselelere gündemlerinde yer verebilirler. Dedik ya; bunun sebebi fikrin olmayışı…

Medeniyet ve toprağı ile gurur duyan, dahası medeniyet ve toprağından dolayı cinnet hali yaşamayan bir İslami dile ise (belki) her zamankinden daha çok ihtiyaç olduğu aşikardır.

Zira İslamcı mücadele için Anadolu mekanının var olan birikimi, İslamcılar için hala ahengine tam manasıyla varılamamış bir mekandır.

Normal şartlarda bayrak üzerine bir metin kaleme alma ihtiyacımız yoktur. Ama Genç Öncüler’in bu sahifelerinde bayrağa yer açma ihtiyacı hasıl olmuştur. Neden? Türkiye’de ki fikri-siyasi hava ile ilgili olarak hem bazı hatırlatmaları yapmak adına hem işaretlenmesi gerekenleri işaretleme adına ve hem de eleştirilerimizi dile getirme adına…

Bu minval üzere devam edelim…

Toplumlar tarihsel terettübün, içtimai hamlelerin yatağıdır. Toplum mensuplarını bir arada tutan değerler, remizler toplumun harcı mesabesindedirler. Tarihin terettübünde, ilerleyişinde tekevvün eden ilkesel birlik ve bütünlük ‘toplum’u zuhur ettiren en temel olgulardır. Ve toplumların gelenek, kültür, anane ilh. ile belli bir disiplin çerçevesinde bütünleşip, getirdiği bazı semboller, remizler vardır. İşaretlemeye cehd ettiğimiz mühim nokta; toplumu, toplum yapan ilkeler ve görünür düzlemde var olan sembol ve remizlerdir. Türk bayrağı; Anadolu Coğrafyasının Müslüman halkı tarafından kabul görmüş, üzerinde mutabakata varılmış, üzerine mana yüklenilmiş bir olgudur, bir remizdir. Ve diğer taraftan, bayrağın üzerinde ki “hilal” ve “yıldız” ifade ettiği mana ve Müslüman kültürde işgal ettiği alan itibariyle de; iyi, güzel, doğrudur.

Mücerret manada siyasi değişimin veya içtimai değişim ve(ya) baskının neticesinde, bayrağın üzerinde değişikliğin yapılması gibi durumlarda bayrak, üzerinde değişiklik yapılabilir (veya yapılmayabilir.) Mühim olan bayrak ile ilgili ‘öteleyici’ veya ‘kutsallaştırıcı’ bir nazarın, fikrin kendiliğinden var olan handikaplarıdır.

Bayrak ile ilgili ‘öteleyici’ nazarın ciddi bir fikri alt yapısı yoktur. Zira bu nazarın her şeyden önce var olanlar hakkında bir bilgisi ve var olanları konumlandırabilme becerisi yoktur ve de yorumlama kabiliyetinden yoksun dur. Bir cinnet halinden öteye gitmeyen patolojik bir haldir…

Küçük bir misalle devam edelim…

2010 yılında, abluka altındaki Gazze’ye doğru yola çıkan Mavi Marmara Gemisi’ne yapılan saldırıların akabinde İstanbul’daki gösteri ve cenaze namazlarındaki gözlemlerini ifade eden “mahalle”den bir yazar, “mahalle”nin bir dergisinde yayınlanan yazısının bir bölümünde şöyle yazıyor:  “Tevhidi kesimden kopup milli sembollere sığınanlara ve bu sığınmacılığı yılışıklığa kadar vardıranlar için iyi bir örnek olur mu bilmiyoruz ama 2 Haziran Çarşamba gecesi Gazze Filosu şehitlerini ve gazilerini Yeşilköy Havaalanı’nda karşılarken izlediğimiz bir enstantaneyi aktarmak isteriz. İki tane çok büyük bayrak. Birisi Filistin öteki Türk Bayrağı… Çevresindeki insanlar bayrağı kenarlarından geriyorlar ve sloganlarla sallıyorlar. Tam bu sırada akşam ezanı okunmaya başlıyor. Sloganlar susuyor. O an namaz vakti. Filistin bayrağını sallayanlar onu yere bırakıyorlar ve üstüne çıkıp namazlarını kılıyorlar. Türk bayrağı da yere bırakılıyor. Etrafındakiler bir süre tartışıyor. Sonra bayrağı katlıyorlar ve başka yerlere namaz kılmaya gidiyorlar. İki bayrak arasındaki fark ne? Birisi Filistin toprağını, halkını ve direnişi temsil eden bir araç. Ve o toprağı temsil eden aracın üzerinde de namaz kılınabiliyor. Ama Türk bayrağı Türkiye’de bir araç değil. Şairin dediği gibi “onu selamlamadan uçan kuşun” bile yuvası bozulabilir bir kutsallık sembolü o. Kuddus olan Allah’a rağmen beşeri bir kutsal. Onu da ayetleri yerlerinden değiştirenler gibi “hilal ve Allah”, “yıldız ve Rasulullah” antolojileriyle türbeler gibi kutsallaştırmak isteyen muhafazakarlarımız var.” Aynı şahıs, yazısının başka bir bölümünde de şöyle yazıyor: “Gazze şehitlerini karşıladıktan sonra İslami duyarlılık sahipleri arasındaki bir de tevhidi bilinç eksikliğinden kaynaklanan başka zaaflar ortaya çıktı. “Devlet şehitliği” istemleri, İslam ve insanlık için sefere çıkan şehit kardeşlerimizin tabutlarını ‘milli ölüler’ gibi Türk bayrağına sarma atraksiyonları son derece üzücü eğilimlerdi; bilinçsizlik veya çözülmüşlük halleriydi. Şehitlerimizin morg, adli tıp ve cenaze namazı süreçleri arasında yaşadığımız son derece üzücü olan bu tutum, resmi sisteme sığınmacılığın ve sağcı damarların hala aşılamadığının veya “milli dindarlar” tarafından kuşatılmışlıktan kurutulamadığımızın bir tezahürüydü. Allah’a hamd olsun ki İstanbul Beyazıt Meydanı’nda cenaze namazını kıldığımız Cevdet Kılıçlar kardeşimizin tabutuna bu lekeyi kondurtmadık. Hemen tabutunun arkasında yükselen pankartta belirtilenler istikametinde onu ebedi aleme yolcu etmeye çalıştık. O pankartta yazılı olan cümle, zaten Cevdet’in İslam’ı yaşama arzusunu ifade ediyordu: “Şehit Olarak Yaşadı, Şahit Olarak Rabbine Ulaştı!””[1] Şimdi bu satırları kaleme alan şahıs ne dedi? Ne demek istedi ve ne yaptı? Bunlar manalı ifadeler mi? Yoksa cinnet halinde ki bir anomali durumunun kelimelere bürünüşü mü? Bir meseleye veya bir vakıa ile ilgili tespit edilen yanlış ifade veya hareketleri eleştiriye tabi tutmak ayrı bir şey yanlışı doğruyla karıştırıp, ilginç yorumlara istifra etmek ayrı bir şey. Bu satırlar; iki Müslüman halkın sembollerini, remizlerini karşı karşıya getirip, iki bayrağı adeta yarıştırıp, harp ettirmekten başka bir şey değil. VE dahası bu satırlar okuyucuya yeni, “orijinal” bir ufuk da sunmuyor. Aynı yazar 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ki süreçte Batman’da PKK ve darbeye karşı yapılan yürüyüşte Türk bayrağının göz dolduracak şekilde yer almasını da “Tekbirlerle yürüyen Batmanlılar bir ırkın bayrağını değil; Anasır-ı İslam’ın Türkiye bayrağını taşıyor…” diye yorumlamıştı. Değişen ne? Halk mı değişti, bayrak mı değişti, topraklar mı değişti? Nedir değişen? Zorlama yorumlar ile nereye kadar? “Türk bayrağı” demeyip “Türkiye bayrağı” deyince ırkçı, milli dindar, muhafazakar ilh. mı olmuyoruz? Değişen ne peki? Halk mı, bayrak mı, topraklar mı? Hayır hayır! Halk da, bayrak da, topraklar da değişmedi, bilakis din adına hastalıklı zihniyetin evrimi bu. Ay-yıldızlı al bayrak; Anadolu’nun Müslüman halkının elinde dün de vardı bugün de var.

Bir başka misal da verelim…

Bir internet sitesine yöneltilen bir sual, aynı internet sitesinin “Soru-Fetva” bölümünün “Güncel Meseleler” alt başlığındaki bölümünde cevaplanıyor. Bahsi geçen sual şöyle: “Selamun aleykum hocam, ben grafik tasarımcısıyım. Baskı merkezinde çalışıyorum bazen Türk bayrağı baskıları ve tasarımları geliyor. Baskısında yada tasarımında faydam olması caiz midir?” Bu suale verilen cevabın içinde şu satırlar yer alıyor: “Ve aleykumusselam ve rahmetullah. Hamd Allah’a mahsustur. Türk bayrağı bugünkü haliyle küfre (laik cumhuriyete) alamet olan bir münkerdir. Dolayısıyla basılması veya taşınılması caiz değildir. Baskı veya tasarım yoluyla bu münkerin yayılmasına iştirak etmek de caiz değildir. Allah (celle celeleluhu) şöyle buyuruyor: “İyilik ve takva üzere birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde ise yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah cezası pek şiddetli olandır.” (el-Maide 2)”[2] “Evlere şenlik” bu sual ve bu suale verilen cevap bayrağı, toprağı, vatanı, kültürü, ananeyi, geleneği, temsiliyet gücümüzü, kökleri bilmemekten başka bir şey değil. Evet; bir gaflet oldu kesin ama ihanete yol açan bir gaflet mi değil mi bir şey demeyelim oraya. Zira, Mekkeli müşrikler de Peygamberimiz’den önce Kabe’de tavaf ettikleri halde, Peygamberimiz’in de tebliğinde Hacc ibadeti yer alıyor. Müşrikler müşrikçe Kabeyi tavaf ediyorlardı, Peygamberimiz ve Müslümanlar da İslami bir şekilde Kabeyi tavaf ettiler/ediyorlar ve mühim olan da İslami olan müşrikçe olanı bertaraf etti. Nasıl bir müfsit mantıktır bu?! Çöl bedeviliği, bu ülke ile, bu ülke insanı ile tanışamamış bir zihniyet.

Nerede, ne için, ne ile, ne şekilde, nereye doğru, nasıl yaptığımız mühim!

Mücerret manada yabancılaşmak, topraksız kalmak, mezhebi beğenmemek ne berbat!

Müslüman halklar olarak siyasi hürriyetimizin elimizde olmadığı doğrudur.  Allah’ın hükümlerinin yürürlükte olmadığı doğrudur. Buna rağmen İslami duyarlılığımızı her fırsatta bünyemizin elverdiği şekillerde aşikar ettiğimiz de doğrudur! Bunun en taze misalini 15 Temmuz Direnişi olarak zikredebiliriz. Ve siyasi hürriyeti ve bağımsızlığı mevcut olmayan Müslüman  halk olarak ellerimizdeki bayraklar; bizler için hususi ve umumi tağutlara karşı birer hürriyet meşalesi ve remzidir…

Bayrağı kimlerin, ne için nerede kullandığı bizler için mühim değildir. Bayrağın altında işlenen cürümlerden bayrak beridir. Zira tarihi bir gerçekliği olan ve sembol, remz haline gelen bir şeyden bahsediyoruz.

Ulus devletin, Kemalist dogmanın cahili temelsiz, zeminsiz, paradigması ile ay-yıldızlı al bayrağın temsiliyeti aynı bedende iki kalbin varlığı kadar gerçektir.

1920’lerin başında I. Meclis’te, söz saltanatın kaldırılmasına geldiğinde, bu bayrağın altında Ali Şükrü Bey, mecliste gerçek hedefin saltanat değil Hilafet olduğunu vurgulamıştır. Meclisin içinde Mustafa Kemal (ve İsmet İnönü’ye) muhalif ikinci zümrenin liderliğini yapan Ali Şükrü Bey şehadetine kadar, ısrarlı bir şekilde Lozan’dan sonraki süreci ve de Hilafet’in durumunu dillendiriyordu. Esasında teşbih ve mübalağa ile diyebiliriz ki; Ali Şükrü Bey, meclisin duvarında asılı olan al bayrağın  hakkını vermeyi cehd ediyordu…

Yine Ali Şükrü Bey’in, Bursa’nın palikaryalar tarafından işgali meselesi mecliste görüşülürken tartışmanın mühim bir bölümünde Mustafa Kemal, Bursa Kumandanı Bekir Sami Bey’in ithamı ilgili olarak meclisteki müddei (iddiacı) ferdin, kendisine sormasını ister. Ali Şükrü Bey, burada atılarak “Müddei, tarih ve vatandır!” der…

Öyle ya; “Müddei, tarih ve vatandır!” Yapılan her şeye; içinde bulunduğumuz tarih ve İslam’ın vatanı şahittir!

Mamafih, öncesinden başlayarak bugüne kadar nazar ettiğimizde ay-yıldızlı al bayrağın hep var olduğunu müşahede ediyoruz.

Dolayısıyla… Kutsiyet atfedilmemesi gerektiği gibi, bir paçavra mesabesine de indirgememektir, bayrak için itidalli olan.

Din telakkisi Suudi Arabistan’ın sabah akşam “akide” deyip deyip duran alimlerinden ve İran’ın mezhep ihracı ile meşgul mollalarından, “akıl” diye diye “akıl”dan sapan ilginç din yorumlarından, tekfirci algıdan, tedhişçi tavırlardan, “Ümmet” deyip deyip  adeta Anadolu’yu/Türkiye’yi Ümmet-i Muhammed’den ayıran mantıklardan ve yorumlardan bayrak düşmanlığı gelmesi normaldir.

Mesele sadece bayrak meselesi değil. Bilakis yerli olan, ayaklarımızı bastığımız topraklara karşı bilgisizlik, soğukluk ve belki de nankörlük…

Zira bilmek gerekiyor ki tarihi ve kültürel manada ciddi bir değeri olan Anadolu ‘en kötü’ ihtimalle Hilafet misyonunun mevcut olduğu son mekandır. Ve şu anda istediğimiz noktada olsak da olmasak da ümmetinin cumhurunun Türkiyeli Müslümanlara nazarı hala, Hilafet merkezli bir nazardır. Vatan, bayrak gibi değerleri öteleyenler ve bu değerlerin ötelenmesine cehd edenler bizi daha değerli ‘mekan’lara, ‘meşrep’lere, ‘mezhep’lere sevk etmiyorlar. Bu nokta, mühimdir; zira, bu nokta tecrübe ile de sabittir.

Mevcut bayrak dediğimiz ise mevcut rejim ve politikalardan beridir; zira, bu şahsi kanaat ve telakki ile ilgili bir durumdur. Mevcut seküler nizam ile bayrağın herhangi bir temsiliyet ilişkisi yoktur.

Tarihin bir döneminde bu ülkede ki Müslümanlar bu bayrağı benimsemişler kendilerine sembol, rem

[1] Bahsi geçen yazının tamamına şuradan ulaşılabilir: http://www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=6098

[2] Bahsi geçen sual ve cevaba şuradan ulaşılabilir: http://nakilkursusu.com/tr/sorucevap/595-turk-bayragi-asmak

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder