casino maxi

Ahmet Şat- Batman Cezaevi- İslami Mücadele, Cezaevleri ve Müslüman Tutsaklar

Genç Öncüler Mar 20, 2015 0 Yorum

cezzz

Giriş…

Cumhuriyet’in ilanından sonra uzunca bir süre sesiz kalan ve daha ziyade kültürel çalışmalara ağırlık veren Türkiye İslamcılığının seyri hayli dalgalıdır. Yeniden dirilişin mücadelesini veren Müslüman bireylerin, milliyetçilik ve tasavvuf gibi deneyimlerinden sonra 70’li yılların başlarından itibaren yavaş yavaş filizlenen ve 80’li yıllar ile bir ivme kazanan bilinçlenme seyrine tanık oluruz. Bu süre zarfından fikirlerinden ötürü bireysel olarak birçok Müslüman cezaevleri ile tanışmış olsa da, Türkiyeli Müslümanlar 80’lerin ortalarından itibaren oluşturdukları örgütlü yapılanmaların bir neticesi olarak 90’lı yılların başından itibaren örgütlü olarak cezaevleriyle tanışmış oldular.

80’lerin ortalarından itibaren Türkiyeli Müslümanlar daha örgütlü yapılanmalara geçiş yapmışlardır. İslami çalışmalardan daha verimli sonuçlar elde edilmesi ve insanların daha doğru yerlere kanalize edilmesi için bu kaçınılmaz bir durumdu. Bugünden bakıldığında o örgütsel yapıların kullandığı enstrümanların eleştirilmesi mümkündür. Çünkü sonuca bakarak ilk adımların eleştirilmesi her zaman için en kolay olan yoldur. Ama o günkü İslami örgütlenmelerin oluşum dönemini yaşadığı unutulmamalıdır. Milliyetçi-muhafazakar bir kültür içinde yetiştikten sonra Tevhidî bilinçlenme sürecine geçiş yapılmış ve bunun için her türlü gayri İslami düşünceyi reddederek yola koyulmuşlardı. Bundan önce örnek alabilecekleri bir mirasa sahip olmayan bu Müslümanların oluşturduğu bu organizasyonların, mücadelenin tabiatı gereği ağır deneyimlere maruz kalması doğaldı. Türkiyeli Müslümanlar olarak bugüne, her şeyin yaşanarak öğrenildiği bir süreçten gelmiş olduk. Ama şunu da unutmamak gerekir ki sıfır hata için mutlak hareketsizlik gerekir. Eğer hareket etmeye karar verirseniz hata yapma olasılığınız her zaman var demektir. Ve İslami mücadelenin, hareket/eylemsellik olduğu asla unutulmamalıdır.

90’lı yıllar dünyada devrimci dalganın varlığının hissedildiği son dönemlerdir. Nitekim kısa bir süre sonra artık devrimci söylem/eylem ve örgütlenmeler yerini daha ziyade STK’lara devredecekti. Bu zihinsel değişimden Müslümanlar da etkilenecek ve örgütsel yapılar daha ziyade bunlar üzerine inşa edilecekti.

90’lı yıllar Türkiye’si darbe kanunlarının ve uygulamalarının çok ciddi yaşandığı bir dönemdir. Olağanüstü hal ve Terörle mücadele kanununa (TMK) devletin ceberut ve adaletten yoksun yüzünün halkın üzerinde bir kılıç gibi durduğu yıllardır. Özellikle Kürt sorunu bağlamında ülkede oluşan atmosferden ötürü her türlü örgütlenme illegal kapsamında değerlendirilmiş ve birçok haklar askıya alınmıştır. Bu durum birçok İslami yapılanmaya da etki edecek ve bu kapsamda soruşturmalara maruz kalan Müslümanlar cezaevlerine girecekti.

Türkiyeli Müslümanlar, ilk dönemlerinde İslami mücadele için zorunlu olarak illegal örgütlenmelere yönelmek zorunda kalmışlardı. Bunun bir nedeni bunun Nebevî metot olarak algılanması diğer ise dünyadaki diğer devrimci örgütlenmelerin etkisinde kalınmasıdır. Bunun neticesi olarak o dönemde birçok Müslüman tutuklandı, ağır işkencelerden geçti ve önemli bir kesimi çok yüksek cezalar aldı. Bu arada bazı Müslümanların da şahadetine tanık olduk. Polisten kaçtığı için ya da evine aramaya gelenlere direndiği için şehid edilen bu Müslümanların yanlarına konan bir silah ve basın yoluyla “terörist” ilan edilmesi, muhtemel bütün destekleri ya da tepkileri önlemeye yönelikti. Zaten bu ülke, yaratılan tehditler üzerinden yıllardır yönetilmiyor muydu? Bu tehdit için üretilen özel kavramlar, halkın bilinçaltına hitap edecek tonlamaya sahipti. Çünkü kavramlar sadece bir ifade biçimi değil aynı zamanda tasavvur biçimidir. Bir kavrama yüklenilen/enjekte edilen anlam tüm toplumu istenilen merkeze doğru yönlendirecek bir potansiyele sahip olur. Terörist kavramı da bunlardan biri olup, resmi ideoloji tarafından tüm muhaliflerine yönelik kullanılan etkili silahlardan biri olmuştur. Terörist denince ahlak ve hukuk tanımayan, şiddet yanlısı, toplumu ıslah yerine ifsada kalkışan insan şablonu toplum zihnine yerleştirilmiştir. Özellikle o yıllarda bu ülkede Kürt sorunundan ötürü yaşanan acılar; faili meçhuller, köy yakmalar ve boşaltmalar ve hukuksuz yargılanmalar bir şekilde manipüle edilmeliydi. Bu kavramın o günkü atmosferde üstlendiği rol, devletin tüm bu hukuksuz ve zulüm üreten uygulamalarını görünmez kılmak ve devleti haklı çıkarmaktı.

Yakalanmalar…

Böyle bir ortamda yakalanan yüzlerce Müslüman, terörist etiketiyle medyada gösterilmesi, elbette yürütülen kara propagandadan öte bir şey değildi. Yakalandıklarında örgütlü suç işledikleri bahanesiyle “terörist” muamelesi gören birçok Müslüman insanlık dışı işkenceye maruz kaldı. Günlerce süren işkenceler sonrası elde edilen bilgi(!) ya da imzalatılan sözüm ona itiraflarla yüksek cezalar aldılar. Hatta örgüt ismi olmayan -ki neredeyse tamamı böyleydi- Müslüman gençlere kendilerine uzatılan listeden bir isim beğenmeleri isteniyordu. Kimisi zorla kimisi de bilgisizlikten seçtikleri isimlerin altına imza atarak TMK kapsamında ağır cezalar almalarına neden oldu. Çünkü bir örgüt ismi, o insanları örgütlü suç kapsamında Devlet Güvenlik Mahkemelerinde (DGM) yargılanmalarına neden oluyordu. Bu da TMK kapsamında örgütlü suç işledikleri bahanesiyle üç misli daha fazla ceza ve bu cezanın infazına muhatap kalmak demekti.

Dönemin yargı-adalet anlayışını yansıtması açısından savcılık ve sorgu hâkimliğinde yaşadıklarımızı birkaç cümleyle anlatmak iyi olacaktır. Yaşadığınız ağır işkencelerden sonra çıkarıldığınız savcının “ne işiniz var burada, İran’a/Arabistan’a gitsenize” diyen öfke dolu bakışlarına mutlaka maruz kalırdınız. İslamcılara yönelik tekrarlanan bu retoriğin “Komünistler Moskova’ya” söylemine ne kadar çok benzediği gözlerden kaçmamıştır. Bu topraklarda muhalefete tahammül edemeyen resmi ideoloji için kendisi dışındaki herkes daima “öteki” olmuştur.

Savcılığın, insanların gözaltına alınınca işkenceye uğramamak için sorgulamalar boyunca yeme-içmeyi reddetmesini örgütsel tavra sokması ve bu yönde iddianame hazırlaması hukuk adına yaşanan garabetlerdendi. Oysa iki haftalık sorgu süresince (ki bu süre hâkimin izniyle dört haftaya kadar çıkabiliyordu) yediğiniz her şey bedeninizin daha fazla işkenceye maruz kalmasından başka bir işe yaramıyordu. O dönemde yakalanan birçok siyasi tutsağın sorgu süresince acile kaldırılarak serum takviyesi ile tekrardan sorguya alınması adettendi(!). Sorgulanma sonrası götürüldüğünüz adli tıp kurumunun vücuttaki tüm izlere rağmen “işkence görmemiştir” raporunu vermesi, devletin tüm kurumlarıyla organize bir şekilde yaşanılan hukuksuzluğa/işkence suçuna ortak olduğunu göstermekteydi.

Savcının devletin bekasına kendini adadığını düşünerek yaşananları görmezden gelseniz de daha sonra karşısına çıktığınız hâkimin, poliste ifade vermeyi reddetmişseniz ya da verilen ifade yetersiz ise –her haliyle işkenceye maruz kaldığınız belli olmasına rağmen- “belli ki az işkence yapmışlar. Yoksa bülbül gibi konuşurdunuz” diyerek memnuniyetsizliğini ifade etmesi, yaşadığınız şaşkınlığı tarif edilemez bir noktaya taşırdı. Zaten polisin hazırladığı iddianame ile hâkimlerin karar verdiğini söylememe gerek bile yoktur. O dönem yakalanıp ağır işkencelerden sonra yüksek cezalar alan tüm siyasi tutsakların ne tür bir süreçten geçtiğini anlamak için bu küçük ayrıntılar yeter sanırım…

Cezaevi…

Müslümanların cezaevi geleneğinin olmadığı bir toplumda ilk kez cezaevine girince yaşanılan sıkıntılar daha bir ağır olmaktaydı. Ne tür haklara sahip olduğunuz, nasıl davranacağınız veya haklarınızı nasıl elde edeceğinizi düşe kalka öğrenmek zorundaydınız. Sol örgütlerle olan kısmi diyaloglarla geçiş sürecini atlattığımızı söyleyebilirim. Daha sonra Müslüman olmanın verdiği bilinçle ve tavırlarınızla yeni bir duruşu yansıtmaya başlarsınız. Yapılan eylemler neticesinde cezaevlerinde birçok haklar kazanılmış ve İslami kimliğin onuru korunmuştur.

Ve zaman içinde bu mekânlara adapte olmaya alışırsınız. Her ne kadar bu mekânların/ tutsaklığın insanın fıtratına aykırı olduğunu sürekli tekrar etsek de, sonuçta mevcut gerçekliğe uygun bir yaşam sürmek en doğru davranışa dönüşür. Nihayetinde gerçekliği olmayan bir doğrunun kabul ve sürdürülebilir şansı yoktur. Bu mekânlarda yaşıyorsanız tutsaklığın üzerine sinmesine asla müsaade etmeyeceksiniz. Ama bunun yanında bulunduğunuz mekânlardaki zorunlu ikametinizi de kabul ederek “Müslüman’ca nasıl yaşanır” sorusuna yanıtlar vermeye çalışırsınız. Bu yanıtlar sizlere yaşamınızı belirli bir disiplin içinde sürdürmenize katkı sağlamaya başlar.

Kendine has kanunların olduğu bir dünyada yaşıyorsanız, ister istemez bu kanunlara karşı alacağınız tavır sizin İslami/siyasi kimliğinizi ortaya koyacaktır. Her ne kadar son on yıldır insani anlamda bazı düzenlemelere geçilmişse de birçok kural/genelge ve cezaevinin fiziki yapısı sizi dış dünyadan izole ederek, sizi düşüncelerden yoksun/kişiliksiz bireylere dönüştürmeyi hedeflemektedir. Müslümanlar için bu mekânlarda imtihan, kendi ruhuyla verdiği savaşla devam eder. Ya bu sisteme entegre olacak ya da sisteme rağmen direnerek idealleri ile ayakta kalmak için kendine bir yaşam biçimi belirleyecektir… İşte bu anlarda “Allah’tan sabırla yardım dileyin” ayeti bütün anlamıyla ruhunuzda yer edinir. Zorluğun/sıkıntıların sizi kuşattığı her anda, bu tür ayetlerin indiriliş amacına ve insan ruhu üzerinde yarattığı etkiye yakinen şahit olursunuz. Böylelikle direnecek gücü ve amacı ta yüreklerinizde hissedersiniz.

Elbette hem fiziki şartlar hem de kısıtlayıcı kanunlar yüzünden hareket alanınız epey azdır. Buna rağmen Allah’ın hiç kimseye takatinin üzerinde yük yüklemeyeceğine iman etmişseniz mutlak anlamda huzuru bulursunuz. O daracık havalandırmaların geniş bahçelere ya da ranzalarınızın yatak odasına dönüştüğüne şahit olursunuz. Aslında modern dünyanın tüketim kültürü ve aç gözlülüğü insanı doyumsuz kılmıştır. Yaşamak veya çalışmak için çok şeye ihtiyaç duyduğumuzu sanırız. Oysa yokluğun olduğu bu mekanlarda sınırlı malzemelerle insanın yaşamını kolaylaştıran/genişleten ve de mutlu kılan bir hayat tarzını yaşayarak öğrenirsiniz. O zaman hayata dair tüm yargılarınız/ön kabulleriniz değişime uğrar. Hayata ve doğaya karşı bakışınız daha doğal bir hal almaya başlar. En önemlisi ise insan tasavvurunuz netleşir.

Cezaevine girmenize neden olan mücadele anlayışınızın temeli Allah rızası ve hesap verme endişesidir. Allah’ın razı olacağı bir hayat yaşamak bütün Müslümanların amacı iken bunu mekânlarla sınırlandırmak insanın en büyük handikabıdır. Elbette tutsaklığın arş-ı âlâda bir mazeret olacağına şüphe yoktur. Ama Allah’ın rızasına uygun bir mücadele/yaşam için yapılması gereken sadece zihinlerdeki duvarları kaldırmak olduğunu insan zamanla öğreniyor. Bugün özgür insanların Allah rızası için “ne yapmalıyım” sorusu içerdeki Müslümanlar için de geçerlidir. Tutsaklık Allah rızası için çalışma zaruretini dair hükmü düşürmez/iptal etmez. Onun için bu mekânlarda zihni/ruhi donanım için ilim faaliyetlerine ağırlık vermek kaçınılmaz hale gelir. Okumak-yazmak eylemi bir tutsağın rutin yaşamına dönüşmesi, onun bu mekânlarda ayakta kalmasına en büyük katkıyı sağlar.

İçerdekiler…

İlk dönemler Müslüman kamuoyunun duyarlı olduğu Müslüman tutsaklar, 28 Şubat sürecinden sonra deyim yerinde ise “unutulmaya yüz tuttu.” Şuan İslami kimliğinden ötürü 28 yıldır cezaevinde yatan bir Müslüman’dan kimin haberi var? Ya da 20 yılın üzerinde yatan yüzlerce Müslüman’dan? Ve de yıllardır yatan diğer Müslümanlardan…

Doğrusu bu soruya verilecek cevabı düşündükçe, içerdeki her Müslüman gibi hüzünlenmemek elde değil… Nihayetinde Müslümanların aralarında Allah’ın belirlediği kardeşlik hukukuna rağmen ortadaki umursamazlığın geleceğimiz için iç açıcı olduğu söylenemez.

Ergenekon ve Balyoz gibi darbeci-Kemalist örgütlenmelere mensup insanların yakalandığı ilk günden itibaren taraftarlarının gösterdiği kararlı destek ve direniş takdire şayandır. Bunun neticesinde hepsi özgürlüğüne kavuşmuş oldu. Bunun bize bir şey öğretmiş olması gerekmez mi?

İçerdeki Müslümanlara yönelik İslami camianın görmezden gelme tavrını düşündüğümüzde bu sükûneti hayra yormak imkânsız gibi geliyor bana…

Evet, mücadele bedel ödemeyi gerektirir. Bunun için yakınmak imkânsız. Ama dışarıdaki Müslümanların içerdeki Müslümanlar için konforlarından biraz feragat etmesi ahlaki sorumluluklarının bir parçası değil mi? Sonuçta herkes Rabbinin huzuruna çıkacaktır. Bu konuda içerdekilerin en büyük tesellisi bu zaten… Eğer Ahirete yani Allah’ın mutlak adaletine inanıyorsanız sorun yoktur demektir. Ölümün/hesabın mutlak varlığı sizi sükûnete sokar. Bu yaşama sevincinizi yitirdiğiniz için değildir. Bilakis bir tutsağın yaşama sevincini asla ölçemezsiniz. Ama Ahiret bilinci sizleri yaşadıklarınıza karşı Allah’ın sonsuz adalet ve merhametine sığınmaya sevk eder. Üzerinize inen sekine yılların yorgunluğuna katlanmaya vesile olur. O zaman özgür Müslümanların sessizliği içerdekilerin yüreğine sadece bir parça hüzün bırakır. Onun dışında yaşadığınız her anın hesaba çekileceği bilinciyle yaşamınıza devam edersiniz…

Belkide “içerdekiler ses vermiyor, onun için duyulmuyor” itirazı olabilir. Ama bu topraklarda yaşayıp da içerdeki Müslümanlardan habersiz olmak mümkün olabilir mi? Elbette içerdekilerin “sahiplenme” gibi bir talebi olamaz. Bu onların uğruna mücadele verdikleri davanın tabiatına aykırıdır. Allah rızası için yola çıkmış bu Müslümanlar, dünyevi her beklentinin manevi dünyaları için yıkım olacağını iyi bilirler. Bu onların en doğal ahlaki duruşudur. Aynı duruşu İslami camianın da göstermesi ve bu bilinçle sahiplenme içgüdüsü göstermesi gerekmez miydi?

Son olarak…

İslami mücadele bilincinin/geleneğinin oluşması uzun zaman diliminde gerçekleşen bir olgudur. Bunun için mücadelede sürekliliğin olması kaçınılmazdır. Türkiye İslami hareketin en büyük çıkmazı da budur. Örgütlü hareketlerin kısa bir süreli olması ve kurumsallaşma sürecini gerçekleştirmemesi uzun yıllar aynı hataların/yanlışların tekrarlanmasına sebebiyet vermiştir. Aynı deneyimi sürekli tekrarlamak Müslümanların içinde yaşadığı kısırdöngünün bir neticesidir.

İslami mücadele nasıl verilir sorusunun yanıtı, sahip olduğunuz din algısına/İslam düşüncenize bağlıdır. Bunun için birçok İslami mücadele türüne/savaşına tanık oluruz. Silahlı olarak mücadele veren olduğu gibi kültürel/ıslah faaliyetleriyle ağırlık veren de oluyor. Burada önemli olan verdiğimiz mücadelenin ahlaki ve hukuki bir alt yapıya sahip olmasıdır. Çünkü ahlaki ve hukuki olmayan bir mücadelenin meşruiyeti de olmaz. Aynı şekilde mücadele biçimimizin bir yorum olduğunu esas almamız gerekir. Bu bizi mücadelemizi mutlak doğru görüp diğer Müslümanları ötekileştirme yanlışlığından koruyacaktır.

Verdiğiniz her mücadele size bir bedel ödetir. Kimisi ağır kimisi de hafif olabilir. Bu durum mücadelenin doğasında vardır. Bedeninizi, zihninizi, malınızı, ailenizi ve zamanınızı bu uğurda kaybetmeniz işten bile değildir. Bizden önceki nesillerin ödediği bedeller düşünülünce yaşadıklarımız bir anlam bile ifade etmiyor. Hatta Kur’an’ın bu yöndeki uyarıları, akıbetimiz için endişelenmemiz gerektiğini öğütlemektedir.

Bugün modern dünyanın konforlu yaşamı, verilen mücadeleye de şeklini vermişe benziyor. Müslümanlar bir bedel ödemek veya mücadelenin bir yaşam tarzına dönüşmesinden öte, mücadeleyi işi olmadığı zaman/boş zamanlarının geçirip vicdanlarını tatmin edeceği bir araca dönüştürmüş durumdadır. İşi olmadığı zaman bir gösteriye, toplantıya, eğitim/öğretim faaliyetlerine veya sohbete katılmak ya da tebliğ faaliyetinde bulunmanın nasıl bir mücadele bilinci olduğunun sorgulanmaya ihtiyacı var. Özellikle STK tipi yapılanmaların esas itibari ile gönüllü kuruluşlar olması nedeniyle sanki İslami sorumluluğun da bireyin inisiyatifine bırakılmış gibi bir hal yaşanmaktadır.

Cezaevlerinin bir okul olduğu konusunda şüphe yoktur. Burada elde edilecek birikimin tarifi imkânsızdır. İnsana her durumda nasıl bir yaşam sürmesi gerektiğini öğretir. Bu açıdan yalnızlığın iyi bir öğretmen olduğuna şahit olursunuz. Özgür insanın en büyük sorunu yoğun koşuşturma içine girip hayatı ve kendisini ıskalamasıdır. Biraz sonra kalkacak vapura yetişme telaşındaki yolcuya benzemekteler. Hayatın keşmekeşliği içinde ne kendisini ne de Rabbini hakkıyla düşündüğü/dinlediği söylenemez. Her insanın uzlete ihtiyacı var. Peygamberimizin Hira Mağarası’nda günlerce sadece düşünerek zihni ve bedenini arındırmış ve Rabbinin nimetine mazhar olmuştur. Benzer eylemi İbrahim peygamberde de görmekteyiz. Cezaevleri bu açıdan koşuşturmaların olmadığı bir yaşam biçimini size dayatır. İnsanın kendisiyle baş başa kalması ve tefekkürde bulunması ona yeni bir yaşam bilincini kazandırır. Çok okumadan sadece düşünerek bile bu mektepten iyi bir insan/Müslüman olarak mezun olmak mümkün hale gelir.

Teşekkür…

Genç Öncüler Dergisi’nin bu sayısını “Müslüman tutsaklar”a ayırmasından ötürü içerideki bir Müslüman olarak, derginin genç yüreklerine teşekkür ediyor, yayın hayatında Rabb’imden muvaffakiyetler diliyorum. Selam ve dua ile…

Ahmet Şat
Batman Cezaevi
Ocak–2015

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder