casino maxi

Age Of 2 ve Teolojik Kavgamız

Genç Öncüler Haz 27, 2016 0 Yorum

 

İslam dünyasının ve özelde Türkiye’nin nasıl bir durumda olduğuna dair bir özete ihtiyacımız yok, zaten hepimiz akşam yemeğini yerken Halep’teki bebelerin nasıl katledildiğini, Gazze’nin nasıl yerle bir edildiğini, Mısır’daki kardeşlerimizin nasıl sırayla her gün idama mahkûm edildiklerini, Irak’taki mezhepçiliğin canlı bombalarla her gün kaç can aldığını, Türkistan’daki gençlerin cezaevlerinde her gün nasıl en ağır işkencelere maruz kaldığını, Afganistan’daki sonu gelmez savaşın ne menem sonuçları olduğunu, Arakan’da, Somali’de, Nijerya’da, Patani’de Müslümanların nasıl bıçak sırtında korku içinde bir yaşam sürdüklerini izliyoruz. Sonra sunucu “hepinize iyi akşamlar diliyoruz sayın seyirciler” demeden araya kadın vücudunun baştan aşağıya teşhir edildiği bir soda ya da yoğurt reklamı giriyor, sonrasındaysa ülkedeki durumunun ne kadar kaotik ve çıkmazda olduğuna dair analizlerin gece yarılarına kadar yapıldığı programların karşısına çerezlerimizle birlikte geçiyoruz. Haber spotları televizyonun altından hızlıca geçiyor, “Halep’e ağır bombardıman 57 ölü, Can Dündar MİT tırları davasından tahliye edildi, Irak Merkezi Yönetim İran ve ABD ile birlikte büyük Musul operasyonuna hazırlanıyor, Şırnak’ta PKK saldırısı 2 asker şehit, ABD sözcüsü: Rakka’yı Kürtlerin almasını tercih ederiz, Bursa Ulu Cami’ye canlı bomba saldırısı, IŞİD yine Kilis’e roket attı:2 ölü, Zabıtalardan kaçarken Metrobüsün çarptığı seyyar satıcı Hasan Kaya hayatını kaybetti, Taksim’de LGBT yürüyüşü: Alışın biz her yerdeyiz, Mehdi Eker: Dünyada 800 milyon obez, 500 milyon aç var, Cumhurbaşkanı: Paralel yapı, Asala, PKK ele ele, Rus uçakları İdlib kırsalındaki mülteci kampını bombaladı: 28 ölü, Ergenekon sanıkları tahliye oldu, 5 ilde paralel yapı operasyonu: 42 gözaltı, Başbakan 22 Mayıs’ta kongreyi toplayacak: aday olmayacağım, Bosna savaşında yıkılan cami restore edildi…” Deyü devam ediyor, neyse zaten çerezinizde bitmiş vaziyette. Bütün bu boş ve anlamsız gündemleri unutmak ve daha önemli mevzulara kafa yormak için hemen kanepenin yanı başında duran dergiyi alıyor ve okumaya başlıyorsunuz “Hz. İsa gelecek mi, Mehdi inecek mi?”. Sonra bir televizyon kanalında Doğu Perinçek-Ertuğrul Kürkçü modunda kavga eden iki grup karşınıza çıkıyor, konuysa “Kabir azabı” ya da pardon “Kader” veya “Şefaat”. “Ben Kuran’dan başka kaynak kabul etmem”, “Sen hadisleri inkar mı ediyorsun!”, “darabenin otuz ikinci manası ayırmak anlamına…”, “Ben demiyorum, Kuran diyor!”, “Efenim hadislere göre kişi ölünce…”, “Ya bırak Allah aşkına hocam bana Kuran’dan delil göster, bak Allah Araf suresinde ne diyor…” benzeri diyalogları işitiyorsunuz. Şimdi neden Allah’ın üzerimizdeki pisliği kaldırmayacağına dair değerlendirmeye geçmeden önce kafamızda ciddi bir arka plan oluşmuştur sanırım.

Öncelikle kafamızda dinin ne olduğuna dair taşları dökelim. Din hakikatten, yeryüzünde Allah’ın kurguladığı, ölçüp biçip kurumsallaştırdığı, içerisinde bolca teolojik dokümanın tartışmaya açılmayı beklediği, “kaz anam kaz” mantığıyla her gün yeni manaların içinde bittiği, bizlere atomun bileşimlerinden tutunda Big Bang patlamasına değin ya da -şimdilerde at pazarı kavram literatüründe bi’ hayli kullanılan- insanın varoluşuna dair bir şeyler mi söyler? Eğer böyleyse doğal olarak gündemi de at pazarı gündemi olmalı. Yoksa dine dair başka bir yorum yapabilir miyiz? Onun Allah için değil insan için olduğunu, bütünüyle insanın sosyolojiyle ilgilendiğini, her türlü kurumsallaştırmadan uzak, teolojik kavgaların gürültüsünü içinde barındırmayan, basit, sade ve kavgasının da net bir şekilde görülebilir olduğunu söylesek yanlış mı ederiz? Peki halihazırda tartışmalarından muhteşem bir haz kotarılan bu teolojik kavgalar değilse Allah’ın gündemi nedir? Ne gariptir ki bu sorunun cevabı uğruna inen koca bir kitap maskara haline getirilmiştir. Bize göre Allah’ın gündemi en başından sonuna kadar yeryüzünde akan mazlum kanı, çığlığı ve feryadıdır, bunun yanında en aşağıdan en tepeye değin adaleti hissedilebilir kılmak, toplumun sorunlarıyla hemhal olmak, insanları birbirlerinin hukukuna geçmeksizin yaşamaya sevk etmek, en basitinden merhametli bir baba, anlayışlı bir eş, çocuklarına ahlakı ve erdemi öğreten birer ebeveyn, mahallesini başıboş bırakmayan bir ağabey, en ötesiyse halkına doğru yolda rehberlik eden bir yönetici, mazlumun hakkını savunan, garibin yanında mütevazi zalimin yanında kibirli bir lider olmaktır. 1400 yıldır bitmemiş ve kıyamete kadarda neticelenmeyecek gereksiz ve sonuçsuz hiçbir tartışmaya girmemek bize göre kaderi savunmak yahut savunmamaktan bizi daha fazla Müslüman yapar. Allah’ın nezdinde beş para etmez mevzuları temcit pilavı gibi insanların ayrılık noktası haline getirmek İslam dünyasının başındaki e büyük fitnedir. Allah rızası için, içinizde tutamayıp illa da salmak istediğiniz bir tekfir duygusu varsa lütfen Musa’ya inen on emir üzerine hizipleşelim.

İslam beldelerinin özellikle Mısır ve Hindistan eksenli sömürgeciliğe ve yenilgiye karşı bir tepki olarak doğurduğu hareketler bugün rayından çıkmış ve basbayağı İslami Protestanlık modunda, bir taraflara cici ve uslu bir rol model olarak sunulmaktadır. İslam’ın aslında öyle değil de böyle olduğunu, aslında Kuran’ın içinde 1400 yıl sonrasına hitap eden ne kadar da bilimsel mucizeler taşıdığını, aslında onun hep birileri tarafından yanlış yorumlandığı, gerçek İslam’ın aslında tam da bazılarının istediği gibi olduğunu “Müslümanlar 1400 yıldır sapkınlık içindeydi ta ki ben keşfedinceye dek” kafasında aktarmak sadece bir kompleksin ürünüdür. Dinin gayesinin ateizmle savaşmak olduğunu zanneden bu kesim doğal olarak dinlerinin bilimsel verilerle örtüştüğünü ispat gayretinde, sonuç olarak da siz karşınızda “hop bi dakka nolcak garibin gurabanın hakkı, yeryüzünde şerefsiz yapıp kan dökmeyin, zalimlerin alayını cayır cayır cehennemde yakacağız!” timsali inmiş bir kitabı aslında güneş sistemine dair şifrelerin içinde barındığı, biyolojik olarak insan türünün nasıl var olduğunu modern normlarla izah eden yahut matematiksel kuramların Allah tarafından “bi zeki çıksın da keşfetsin” diye içine yerleştirilmiş bir kitap buluyorsunuz. Ve işte o zeki çıkarak gerçek İslam(!)’ı tanımadığı için ateist olan ümmetin kayıp çocuklarını(!) yeniden sevgi, barış ve müsamaha dolu, içinde insanın varoluşsal bilincine(!) vardığı İslam’a kavuşturuyor. Doğal olarak bu kafaya “neden İŞID var?” sorusu sorulduğunda ABD ve İran destekli merkezi Şii yönetiminin Sünnilerin yıllardır canına nasıl okuduğunu hiç bilmeksizin şak diye cevabı yapıştırıyor : “Çünkü mezhep kitapları var”. Bu kadar pespaye bu kadar kepaze bir din anlayışı olabilir mi? Kendi milletinin ve ümmetinin sorunlarından fersah fersah uzak olan böyle bir dindarlık anlayışı başımızdaki en büyük belalardandır. Peygamberin sümüğüyle idrarıyla din devşiren güruh ne kadar tehlikeliyse doğruluğu yahut yanlışı İslam için beş para etmez teolojik mevzuları tartışmaktan bitmez tükenmez bir haz alan güruhta o kadar tehlikelidir. Bu ümmetin her ramazan geldiğinde imsak vaktini imanın şartı gibi tartışacak ilahiyatçılara değil orucun çiş tutar gibi akşama kadar aç kalmak değil yemediğin öğününü fakir fukarayla paylaşmak olduğunu anlatacak ilahiyatçılara ihtiyacı var. Ramazan Kayan’ın dediği gibi yemişim kabir azabının var olup olmadığını Müslümanlar bu dünya da zaten kabir azabını yaşıyor. Hz. Adem’ in babasını bulmak, Hz. İsa’nın inmeyeceğine, Mehdi’nin gelmeyeceğine inanmak bizi daha fazla Müslüman yapmaz ve dahi iddia edilenin aksine Müslümanların geri kalmışlığının sebebi bu ve buna benzer hiçbir bilimsel ilerleme tezlerine aykırı mevzulara kulak vermemelerinden değildir. Zira bilimin dinle ilişkisi yoktur, bilimsel olmanın dindar olmakla olmadığı gibi. Müslümanlar Puvatya’ya ki Paris’in 100 km yakınındadır yahut Viyana’ya dayandıklarında da mehdi/Mesih yahut bugünkü mevzular hakkında farklı düşünmüyorlardı. Dünyanın düz olduğuna inanmakla yahut dünyanın öküzün boynunda olduğuna inanmak onları ne daha az ne de daha fazla Müslüman yaptı. Tüm bu yorumlar bize göre asıl probleme eğilmemek için sadece bir kaçamaktır.  Gelin hep birlikte dünyanın düz yahut öküzün boynuzunun üstünde olduğuna inanalım ama problemin kaynağına inip dinin “bu konuyu gündem yapın” dediği şeyi yani mağlubiyetimizin sebebi olan pişkinliğimizin ve sorumsuzluğumuzun yarattığı yıkımın nasıl ortadan kaldırılabileceğini konuşalım. Artık Kuran’ın ne dediği değil aslında ne demek istediğini, Allah’ın yeryüzündeki rüyasının ne olduğunu düşünüp, Müslümanların siyasal kaderleri üzerinde kafa yorup, kendi toplumumuzun sosyolojisi üzerinde çalışalım. Musa’ya inen on emir dışında aramızda ayrılık noktası çıkartıp kendimiz fırka-i naciye ilan etmek yerine yahut “yaa demek sen Hz.Adem’i ilk insan zannediyorsun” (ukalaca bıyık altı sırıtıp) “o konu öyle değil, ayette şöyle diyor”  mantalitesinde İslam dünyasının çözümsüz problemlerini bi’ iki kelamla “mission completed”a bağlamış Luthercilik oynamak yerine Allah’ın “birbirinizin ağzını burnunu kıracaksanız bunun için kırın” dediği değerleri ayrılık noktamız haline getirelim.

İslam’ın yeryüzündeki kavgasını anladığımız vakit, karşımızda bizi birbirimize düşürün, her grubun içindeki ayetlerden delil getirerek diğerini tekfir ettiği bir Kuran yerine karşımızda bizi “bünyan-ı mersus” kılacak,  ihtilafa değil ittifaka, hizbe değil vahdete çağıracak bir Kuran çıkacak. İşte o Kuran, birilerinin “gerçek İslam bu değil” diyerek daha cici ve uslu gösterdiği şeye karşı yine onların deyimiyle “siyasal bir simge ”ye dönüşüp Müslümanlara Patani’den Fas’a vaat edilmiş topraklarını gösterecek. Hala bu konuları din diye konuşan arkadaş ve hocalara önerim gelin bi iki el age of ya da counter kasalım, bilen varsa middle earth’da oynayabiliriz, küçük kardeşim İsa’nın yanına bi bot koymaktan iyidir, ilk yarım saat saldırmak yok zaten, herkes kendi madenlerini kullanacak ticaret arabalarına saldırmak yok, ha bi’ de hemen sur çekip kale kurmak yok ha dibimize…

Dücane Demirtaş

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder