casino maxi

Acının Başkenti: Alphaville

Sinema Eki 19, 2014 0 Yorum

Günümüzde tek tipleşen bilim kurgu filmlerinden çokça farklı ve alışmadığımız bir tarza sahip bir filme imza atan Jean-Luc Godard; filminde Hollywood filmlerindeki gibi lazer ışınları, ışınlanmalar kullanmaktan ziyade geleceğe ilişkin kötümser bir tasarıyı, bir distopyayı anlatmayı tercih etmiş.

Filmde ‘Dış Ülke’ ajanı Lemmy Caution’u izleriz. Bu ajan mantık ve matematikle “aydınlanmış”, şiirsiz ve hayalsiz yaşayan Alphaville’de daha önce ‘Dış Ülke’ den kovulan Prof. von Braun’u öldürmek ve Alpha 60’ı yok etmek üzerine görevlendirilmiştir. Aldığı emir doğrultusunda başkanı öldürmesi gereken Lemmy başkanın bir makineden ibaret olduğunu ve ülkede yaşayan herkesin bu makineye bağlı olduğunu öğrenince şoka uğrar.

Tasarıları suya düşen genç adam, bu arada Natasha’ya da aşık olmuştur. Lemmy, Natasha’ya yasaklanan ve kaybedilen kelimeleri öğretir, ona varoluşunun özünü hatırlatır ve ‘Alphaville’ insanından farklı olduğunu hatırlatmaya çalışır.

Akıl ve duygu çatışması üzerine temellendirilen filmde ‘soyut kavramlar’ diye bir şeyden söz etmek mümkün değildir; her şey rasyonel, akli, ölçülebilir olmalıdır. Dolayısıyla her şey bilimseldir ve Alpha 60’ın vardığı her sonuç uzun vadede insanların iyiliği içindir. Esasında günlük hayatta oldukça bilimsel yaşamamıza rağmen bunu duygulardan ayırmayışımızdır bizi filmdeki hayattan farklı kılan. Camdan baktığımızda birinin palto giymesiyle dışarının soğuk olduğunu anlamamız aslında bir bilimsel çıkarımdır. Bilimsel yöntem en nihayetinde deneysel kanıtlara başvuran, kuramları buna göre doğrulayan, karşılaştıran ve seçen bir yapı arz eder. Pek çok alanda gayet bilimsel olunabiliyorken bile insanların duygularını bütün bir yaşamda bir kenara koymadıklarını görüyoruz. İnsanlar aşık olmaya devam ediyor, bazılarına sevgi ve nefret duyabiliyor; bunlar bilimden bağımsız da olsa. Bu örneklerden yola çıkarsak hayatta her şeyin akli olmasını beklemek yanlış olur, kendimizi kandırmak olur. Olgu ve değer arasındaki ilişkidir aslında bilim ve yaşam tarzı arasındaki ilişki. Bazen birbiriyle örtüşür ama her olay için de böyle bir şey zorunlu değildir. Sürekli olarak mantıklı olması beklenen bir toplumdaki tek tipleşme de oldukça olağandır. İnsanların konuşacağı kelime dahi bellidir Alphaville’de, neredeyse 2-3 günde bir sözlük-incil’ler değişir ve yeni kitaptakiler dışındaki kelimeleri insanların artık unutması gerekir çünkü yasaklı kelimelerden kullanmanın cezası vardır.

“Dinleyin beni normaller! Biz sizin artık göremediğiniz gerçeğin farkındayız! Gerçek şu ki insanın özü aşk, sevgi, inanç, cesaret, duyarlılık, cömertlik ve fedakârlıktır!”

Hikayeye sürekli müdahale ederek devamlılık algısını yıkan Godard izleyiciyi bunları destekler nitelikteki kamera açıları ile fazlasıyla rahatsız etmeyi başarır. Burada filmi basit bir uyutma aracı olarak görmekten ziyade uyanışı sağlayacak bir araç veya bir ‘şey’ anlatma aracı olarak görmesinin büyük etkileri vardır elbet.

Filmin distopik yönüne bakacak olursak Huxley’i ve onun Cesur Yeni Dünya’sını görebiliriz. Huxley’in sosyal hicivci yanı filme bütünüyle sirayet ederken distopyasındaki insan tezahürleri ve toplum-devlet ilişkisi de aynen aktarılmış. Film ve distopyanın başka bir örtüşen tarafı ise insanların sürekli uyutulması, düşünmekten uzaklaştırılmasıdır ama bunun yöntemi olarak ikisinde de hapların kullanılması kesin sonuca ulaşan en makul yol olarak ikisinde de aynı şeyin benimsendiğini göstermektedir. Nasıl filmde insanların zihninden kelimeler yok edilip kitaplar yasaklanıyorsa Cesur Yeni Dünya’da da Ford’dan önceki tüm tarih silinip her şey reddedilir. Bu yöntemler sayesinde geçmişle, düşünmeyle, akıl etme ile bağı kalmayan kitlelerin yönetilmeye mecburiyeti anlatılmaktadır. Fahrenheit 1451’e kadar yazılan tüm distopyalar ve bu bağlamda çekilen filmlerde aynı tasavvur aktarılır: bireylerin devlet otoritesi karşısında yok edildiği, totaliter dünya nizamının insanları makineleştirdiği ve bunun sonucuyla tek-tipleşen insan yığını.

Bir çok farklı teknik deneyen ve bu bağlamda bir Sci-fi denemesi olan film görsel açıdan oldukça yetersiz kalıyor. Görsel yetersizlik ise imkan olup da yapmamadan ziyade teknolojik yetersizlikten dolayı olduğu için kabul edilebilir bir durum. Bu kadar imge yüklü bir filmde zaten teknik yetersizlik aramak imgelerin gücünü kaybettirir.

Aphaville adeta bir kitap gibi her sahnesinden bir şeyler alınması gereken, içinde yaşadığımız dünyayı ve bilerek yada bilmeyerek üstünde olduğumuz yolu anlamamıza yarayacak; anlamamızla beraber bunlara çeşitli refleksler geliştirmemizi sağlayacak bir başyapıt, ayrıksı bir Godard filmi.

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder